Zemzemin faydaları nedir, nasıl içilir? Zemzem suyu nasıl bulundu? Faydaları ve fazileti nedir? Zemzemin mutlaka ayakta mı içilmesi gerekir? Oturarak içilemez mi?
Zemzemin tarihçesi kısaca şöyledir:
Hz. İbrahim (a.s.), Cenab-ı Hakkın emri üzerine hanımı Hacer validemizi ve henüz süt emmekte olan oğlu Hz. İsmail'i bugünkü Zemzem kuyusunun bulunduğu yere bıraktı. O tarihte Mekke'de hiçbir insan yaşamıyordu. İçecek su da yoktu. Hz. İbrahim, hanımı ve oğlu için biraz hurma ve bir miktar da su bırakarak oradan ayrıldı. Yiyecek ve içeceğin bulunmadığı bu ıssız yerde kalmak Hz. Hacer'e çok zor geldi. Ancak, kendilerini oraya bırakmasını Hz. İbrahim'e Cenab-ı Hak emrettiğine göre düşünmek yersizdi. Çünkü, rızkı veren Allah elbette kendilerinin durumunu da görüyordu.
Bir müddet sonra Hz. İbrahim'in bıraktığı su bitti. Hz. İsmail ağlamaya, su istemeye başladı. Annesi ne yapacağını şaşırdı. Süt yok ki emzirsin, su yok ki içirsin. Hz. İsmail'in ağlamalarına daha fazla dayanamadı. Safa Tepesine çıktı. Birini görebilmek ümidiyle sağa sola baktı. Kimseyi göremeyince de Safa ile Merve arasında koşmaya başladı. Yedinci defa Merve'ye çıktığında bir ses işitti. Zemzem Kuyusunun yanında Hz. Cebrail'i gördü. Cebrail (a.s.) kanadıyla (bir rivayette ayağıyla) yeri kazıyordu. Nihayet su göründü. Hz. Hacer buna çok sevindi. Suyun aktığını görünce, “Dur, dur” manasında “Zem zem” dedi ve su akmasın diye önünü kesti, havuz gibi yaptı. Bir taraftan da testisini dolduruyordu. Suyu aldıkça yerinde kaynıyordu. Testisi dolduktan sonra sudan içti ve Hz. İsmail'i emzirmeye başladı. Bu arada Cebrail (a.s.), Hacer'e hitaben:
“Sakın, ‘Helak oluruz, zarara uğrarız' diye korkmayın. İşte şurası Beytullah'ın (Kabe'nin) yeridir. O beyti şu çocukla babası yapacaktır. Muhakkak ki, Cenab-ı Hak o işin ehlini zayi etmez” dedi.(1)
İşte, Zemzem Kuyusunun ortaya çıkması bu şekilde oldu. Hz. Hacer suyun önünü kesmeseydi ve onu kendi halinde bıraksaydı, bu su bir ırmak olacaktı. Peygamberimiz (a.s.m.) bir hadislerinde bu hakikati şöyle beyan buyurur:
“Allah, İsmail'in annesi Hacer'e rahmet etsin. O, Zemzem'i kendi haline bıraksaydı veya avuçlamasaydı; muhakkak Zemzem akar, bir ırmak olurdu.” (2)
Zemzem, çok mübarek ve gıdalı bir sudur. Hz. Hacer ve Hz. İsmail, uzun müddet yemek yemeden bu suyla idare ettiler. Bir hadiste Peygamber Efendimiz Zemzem'in bu hususiyetine işaret etmiştir.(3)
Bir diğer hadiste de “Zemzem ne niyetle içilirse ona şifa olacağı” buyurulmuştur.(4)
Zemzemin ayakta içilmesi meselesine gelince:
İbni Abbas'tan (r.a.) gelen bir rivayette, Peygamberimizin, Zemzem suyunu ayakta olduğu halde içtiği rivayet edilir. İbni Abbas şöyle der: “Ben Resulullaha (a.s.m.) Zemzem ikram ettim, ayakta içti.”(5)
Bilindiği üzere Peygamberimiz bir hadislerinde ayakta su içmeyi yasaklamıştır.(6) Bu itibarla, hadis alimleri bu farklı rivayetleri birleştirmişlerdir. Sahih-i Müslim Şarihi Nevevi, bu iki farklı hadis hakkında şöyle der:
“Bu hadislerdeki yasaklama tenzihen mekruh şeklindedir. Ayakta su içmenin caiz olduğunu beyan içindir.” İmam Suyuti Hazretleri de, Peygamberimizin (a.s.m.), Zemzemi ayakta içmesini şöyle izah eder:
“Resul-i Ekremin (a.s.m.) Zemzemi ayakta içmesi, ayakta su içmenin caizliğini açıklama manasındadır.” Hanefi alimleri, İbni Abbas'ın rivayet ettiği hadise dayanarak Zemzemi ayakta içmenin müstehaplığına hükmetmişlerdir.
Kaynaklar
1. Buharı, Bedü'l-Halk: 29. 2. A.g.e. 3. Fethü'r-Rabbani, 23:248. 4. A.g.e., 23 247. 5. Müslim, Eşribe: 117; İbni Mace, Eşribe: 21 6. Müslim, Eşribe: 112; Ebû Davud, Eşribe: 13
Sorularla İslamiyet
13:33 - 12/6/2008 - {15} -
|
Ağlamak mı Gülmek mi?
A. Haydar POLAT |
|
 Cenabı Hakk'ın emânet olarak verdiği hayat süratle eriyor. Bu emanet, ne zaman geriye istenecek belli değil; davet her an gerçekleşebilir.
Bir gün buralardan kuş gibi uçup gideceğiz. Bir yanımız Bediüzzaman gibi konuşuyor: "Eyvah, aldandık! Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zâyi ettik. Şu güzerân-ı hayat bir uykudur, rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür bir rüzgâr gibi uçar gider."
İlâhî huzurda 'Eyvah!' dememek; ömür dakikalarını ibadete çevirmeye, cennet ve Cemalullah'a ulaşmaya; nefis ve malını Allah'a satmaya, her türlü imkânı Allah yolunda kullanmaya bağlıdır. Dünyevî ve fanî işlerde boğulmadan, bedenî arzulara yenik düşmeden, ebedler diyarına tâlip olunmalı ve Allah'ın rızası esas alınmalıdır. Sel gibi akıp giden hayat; geçtiği yerleri yeşertmeli, muhtaç gönüllere âb-ı hayat akıtmalıdır.
Ömrümüzün bir günü daha geride kalıyor. Ömrümüzü ebede dönük işlerle değerlendirerek geçirmemiz gerekirken, maalesef eğlenerek, gülerek geçirebiliyoruz.
Halbuki insanın, İlâhî huzurda kendini mahçup edecek, yüzünü kızartacak, karanlık ve kirli bir hayat bırakmaması gerekir. Sefâlet ve zillet içinde geçen bir ömür, gözyaşlarıyla yıkanması gerekirken, bedenî arzuları tatmin etmeye matuf israf edilmektedir. Bütün bu davranış ve hareketler, Allah ve Resulüllah'ın nefretine davetiye çıkardığı kadar, şeytanın celbine ve memnuniyetine de, sebep olmaktadır.
Merhameti sonsuz Allah, ayağı kayıp düşen, günaha bulaşan kullarının günahlarını silinebilecek bir yazıyla yazıyor. İnsan samimi olarak müracaat edip, Allah'tan özür dileyip günahlarına tevbe etse, Allah, bütün günahlarını bağışlayacağını taahhüt ediyor: "De ki: "Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O Gafûr ve Rahîm'dir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı fazladır)." (Zümer, 53)
Bu güzel davete icabet edememe kadar büyük talihsizlik olamaz. "Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Büyük bir yarın olan (girme mecburiyetinde olduğunuz) kabrinize ne hazırladığınıza bir bakın. Muhakkak Allah; yaptığınız her şeyden haberdârdır."
Merhameti sonsuz Allah, önümüzdeki mutlak tehlikeleri; ihtiyarlıkta, kabirde, sıratta, mahşerde hattâ huzurunda sorulacak suallere kadar -imtihana girecek bir talebeye, soruların daha evvelden verilmesi gibi- her şeyi haber veriyor. Buna rağmen akıl, irade ve şuurunu suistimal edip, bedenî hazların esiri olarak kabri, ölümü, hesabı, muhasebeyi unutan insan, acınacak bir durumdadır. Ne yazık ki, "Kendi rızasıyla zarara girene, merhamet edilmez." kaidesince, acınma hakkını kaybetmiştir. Eğer bu tür insanlar, hakikati hiç duymamışlarsa, o zaman mesuliyetin büyüğü bize düşmektedir.
Evet, günahıyla-sevabıyla ömrümüzün bir kısmı geride kaldı. Geçen günleri milyarlar versek geri getiremeyiz. Önemli olan, "Zararın neresinden dönerseniz kârdır." hesabıyla, bütün günahlara bir sünger çekip nedâmet duymak, tevbe edip Cenabı Hakk'tan özür dilemek olmalıdır. O Allah ki: "Size azap gelip çatmadan önce, Rabb'inize dönün ve O'na teslim olun. O'na itaat edin. Yoksa yardım göremezsiniz." (Zümer, 54) buyuruyor.
İleride pişman olmak, dizini dövmek, eyvah edip çırpınmak bir şey ifade etmeyecektir. Her şey O'nundur ve tasarruf hakkı da O'na aittir.
Emanetin ne demek olduğunu bilen bir insan, kendine emanet edilen ömrü, gelişigüzel kullanamaz ve kullanmamalıdır. Geçmişine bak! Nice pişman olduğun iş ve nedamet duyduğun an vardır ki, sadece üzüntüsü kalmıştır.
Her şeye rağmen, Rabb'imizin sonsuz merhamet kapısı açıktır. Bunu fırsat bilip ömrümüzün geri kalanını değerlendirmek isabetli bir iş olacaktır.
|
09:19 - 11/3/2008 - {7} -
Şeytan'ın Kalbe Giriş Yolları
1) Şerri - hayır gibi göstermek, 2) Kötülüğü - iyilik gibi göstermek, 3) Haramı - helâl gibi göstermek, 4) Mekruh'u - mübah gibi göstermek, 5) Şehvet ve Gazaplı anlarında insanları aldatmak, 6) Hased ve hırs: Kul bir şeye haris oldumu artık hakkı görmekten kör ve hakikatı duymaktan sağır olur. 7) Helâl bile olsa - doyasıya fazla yemektir. Zira insan fazla yeyince şehveti artan. Şehvet ise şeytan'ın silahıdır. 8) Dünya süsüne tama' etmek, arzu duymak. Öyle ki âdeta tama' ettiği şey onun ma'budu olur, 9) Âdem oğluna işlerinde acelecilik ettiği zamanlarda ona vesvese vermek. Resûl-i Ekrem "Acele şeytandan teenni ise Allah'tandır." buyurdu. Sehl b. Sa'd (Tirmizi) 10) Cimrilik ve yoksulluk korkusu vermek, 11) Mezhep taassubu ile hasımlara kin tutmak, onları küçümsemek ve hakaretle bakmaktır. Bir imâmın mezhebinden olduğunu iddia edip onun ahlâkı ile ahlâklanmayanın kıyamet gününde hasmı o imamdır. 12) Allah (c.c.) ın zat ve sıfatları hakkında akıllarının almadığı meselelerde düşünceye sevk edip, şüpheye düşürmek. Dinini zayıflatmak, 13) Şeytanın kalbe giriş kapılarından biride sû'i zan (kötü zan) dır
Kalp Huzuru Com Alıntıdır.
11:50 - 28/1/2008 - {yok} -

Bir Kalbe Dokunmak
Bir elin hissediş hikâyesidir, bu satırlar…
Gözler ellere takılır önce… Hüzünlü yüzüyle karşılıklı bakışmadadır eller…
Anlar ki, orada yüzlerce kalp beklemektedir…Ve yumruk olur eller ağırlığıyla yükün, yere doğru eğilir.
Yapabileceği çok şey vardır ellerin ve hissetmesi gereken paha biçilmez duygular…
Bir kalbe dokunmak gereklidir şimdi… Boşuna değildir, hiçbir şey… Ve hiçbir şey kalplere giden yoldan daha anlamlı değildir. Yalnızca farkına varmak gerekir. Bir dokunuş, on parmağın ve de bir yüreğin yapabileceği şeylerdir.
Ve bir eldir, şimdi yollarda olan… Bir kalbe dokunmaktır sevincinin adı…
Tek isteği, sonu olan kâinatı aşmaktır, ulaşmaktır sonsuzluğa… Ve bunu bilir ki, kalpleri hissederek yapacaktır.
Bir tabela vardır yolun başında, “Dokunmak nedir?” yazılıdır.
Ve dokunmak, kalplere giden yolda anlatılacaktır.
Muhtaç olan her kalbe uzanmaktır, dokunmak…
El olmaktır, yüreklere serpilen sevinç tohumlarını taşıyan…
Bir yetimin saçını okşamaktır.
Bir tas çorbansa içtiğin şu dünyada, onu da paylaşmaktır.
Ve dokunmak, yardım eli olmaktır…
Tebessümünse tek servetin, onu da cömertçe sunmaktır…
Dokunmak…
Keşfetmektir, sevgiye aç olan kalpleri…
Dokunmak…
Aç olan karınların, ekmek kokulu sevgisidir.
Bayramlarda beklenen bir parça etin rüyasıdır dokunmak…
Kulluğun en anlamlı hikâyesidir.
Ve bir lütuf değil, vazifedir dokunmak…
Sonsuzluğa açılan sevap kapısıdır.
Allah’a olan merdivenindeki adımındır, dokunmak..
Sonra şükrün sırası gelir… Ve son söz, duâlarla söylenir. Dokunmayı nasip eden Yaratana, vesîle olan her şey için hamd gereklidir… Kolay yoldan âhiret azığı, belki de buna denilmektedir. Ve hiç durmaksızın, el olmanın kıymeti bilinmelidir.
Ve dokunmak, sevaplarla dolu bir hikâyeyi cennette dinlemektir…
Fatma Aladağ, Şebnem Dergisi
00:09 - 24/1/2008 - {7} -
Allah Hiç Kimseye Kaldıramacağı Bela ve Musibet Vermez
“… Hiçbir kimse, gücünün yettiğinden fazlasıyla sorumlu tutulamaz” (Bakara, 223)
“Allah, bir kişiye ne vermişse ancak onu yükler kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemez . ALLAH, bir güçlükten sonra bir kolaylık yaratacaktır.” (Talak-7)
Bir adam Peygamberin sav. Ateşi çok mu, az mı diye elini üzerine koydu. Ateşi çok görünce dedi ki: “ Allah’a yemin ederim ki ateşinin şiddetinden elimi üzerine koyamıyorum.” Bunun üzerine, Peygamber sav şöyle buyurdu: “Biz Peygamberler topluluğuna bela kat kat gelir.” (İbn-i Mace)
Ben, (İbn-i Mesud) ALLAH’ın elçisinin sav şiddetli sıtmaya yakalandığını ve ateşler içerisinde yattığını gördüm ve kendilerine dedim ki: “Gerçekten sen şiddetli sıtmaya yakalanıyorsun”, Peygamber: “Evet , şüphesiz ben, sizden iki kişinin sıtması gibi sıtmaya yakalanırım” buyurdular. “Öyle ise hastalıktan iki sevap alırsınız” dedim. Peygamber sav.
“Evet, iki sevap alırım” buyurdu. (Buhari)
“Peygamberin sav. Ağrı ve hastalığından daha şiddetlisini hiç kimsede görmedim.” Hz Aişe r.a (Tirmizi)
Fakat yinede bazı insanlar karşılaştıkları bela ve musibetlerin ağırlığı karşısında dayanamaz, hatta intihar ederler Bu tür olgular yukarıda sıralananlarla bir çelişki oluşturmaz mı?
Durumu şöyle değerlendirebiliriz. Bazı insanlar bir kıtlıkla karşılaşınca kısa sürede açlıktan ölmektedir. Oysa ki insan metobolizması çok daha uzun süre dayanacak biçimde yaratılmıştır.
Kısa süredeki ölümlerin nedeni ise yanlış beslenme rejimidir. O insanlar bolluk günlerinde
İhtiyaçlarından çok daha fazla gıdaya bedenlerini alıştırdıkları için, kıtlık günlerinde açlığa dayanma ve gıdayı idareli kullanma potansiyelleri devreye girememekte ve ölüm gerçekleşmektedir. Aynen bunun gibi bazı insanlar kendilerini adeta, “zevk için yaşamaya”
programladıklarından, manevi kişiliği gelişmiş, imanı ve ALLAH’a c.c. tevekkülü tam olan
birinin dayanabileceği bir bela ve musibet karşısında bile isyanı ya da intiharı seçebilmektedir.
“Kendilerinin her yıl bir iki defa sınandıklarını görmüyorlar mı? Yine de tevbe etmiyor, öğüt almıyolar” (Tevbe,126)
Bela ve Musibet Said Alpsoy
09:11 - 13/12/2007 - {13} -
|