Untitled Document



Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Untitled Document Yeni Sayfa 1







Gül Düşünürsen Gülistan Olursun, Diken Düşünüren Dikenlik Olursun Mevlâna K.s.

O’na Dönsün Yüzün Mehmet IŞIK SEMERKAND DERGİSİ

O’na Dönsün Yüzün

Sevgilinin sevdiklerine yol bulup varamadığında oraya bakıp bakıp iç geçirmek, O’nu anmak, anmak ve yanmak… Bir kez varınca iştiyakla el vurup, yüz sürüp döne döne, yana yana ağlamak… İşte sevmek böyle bir şey…

Sevmek başka bir şey, anlatılmaz.
İnsana öyle şeyler yaptırır ki akıl almaz.
O ateş düşmeye görsün yüreğine, sel önüne düşmüşsün gibi sürükler seni.
Durup dururken ağlatır insanı, ufuklara baktırır uzun uzun.
Kim koyar bu sevgiyi içimize? Kim kanatlandırır bu yüreği?
Göremediğimiz, tutamadığımız duyguları sıcak su gibi bütün zerrelerimize indiren kim?
O bize bizden yakın, bizi bizden çok seven biri. Sevginin, sevgiyle çarpan kalplerin yaratıcısı; en sevgili.
Kalbinde kim var aklından neler geçer, hepsini bilen, sen unutsan da asla unutmayan sevgili…
O’na iman, O’nun sana sevgisine karşılık demek. İman gönül demek, sevda demek, aşk demek…

Bu aşk neler yaptırır adama, nerelere götürür? O’nun sevdikleri, değer verdikleri nasıl kıymet kazanır gözünde… O’nun sevdasına, O’nun dünyalara değişilmez hatırına ne yönelişlerdir onlar… O’nunla ahdine vefa, O’na sadakat, O’na boyun eğiş…

Sevgilinin sevdiklerine yol bulup varamadığında oraya bakıp bakıp iç geçirmek, O’nu anmak, anmak ve yanmak…
Bir kez varınca iştiyakla el vurup yüz sürüp döne döne, yana yana ağlamak… İşte sevmek böyle bir şey…

O’nun Misafiri Olmak

Medine’de En Sevgili’nin gözdesi var. Bir zamanlar senin benim için ağlamış olan, aşkın kaf dağını fethetmiş bir gönül var. O’nun kutlu bakışları neler söyler, neler anlatır? Hepsini bilir Yâr, en bilinmezine kadar…

O bilir bakışların taşıdığı anlamların bütün derinliklerini. Bilir de sevgi dolu bir dille bildirir sevdiğine:
“Biz görüyoruz senin sık sık yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu…
Seni elbette hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz.
Haydi döndür yüzünü Mescid-i Haram tarafına…
Sizler de (ey müminler) nerede olursanız olun yüzünüzü hep onun tarafına döndürün.” (Bakara, 144)
Sevgili bakılmasını ister, izinden koşulmasını, aranmasını, sevdiklerinin sevilmesini, değer verdiklerinin üstün tutulmasını…
En sevgili Mevlâ, mekândan münezzeh, zamandan münezzeh, ufacık insan aklının varabileceği sınırlardan münezzeh…

Ama işte O’nun “evim” dediği bir yer var. Gidenleri misafiri olarak kabul ettiği bir yer; Kâbe, Mescid-i Haram… Herkesin, nerede olursa olsun yüzünü çevirmesini istediği bir yer:
“Herkesin yüzünü döndüğü bir yönü, kıblesi var. Haydi siz iyiliğe güzelliğe koşun, yarışın.

Nerede olursanız olun Allah sizi bir araya getirir. Allah her şeye kadirdir.

Nereden yola çıkarsan çık, (ey Rasulüm) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Bu, Rabbinden gelen bir hakikattir. Allah sizin yaptıklarınızdan asla habersiz değil.
(Habibim!) Nereden yola çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de (ey inananlar) nerede olursanız olun yüzünüzü Mescid-i Haram tarafına çevirin…” (Bakara, 148-150)

İşte O’nun huzuruna dururken, o huzurda eğilirken, secde ederken yüzümüzü, gözümüzü, O’nun evine, Kâbe’ye çeviriyoruz. Her namazda gönlümüzle oraya gidiyoruz. Öyle değil mi, O’nun “evim” dediği, değer verdiği o mübarek yeri sevgi ve özlemle ziyaret etmekteyiz. Her gün en az beş kere ruhumuz kanatlanıp Kâbe’ye varır bizim.

Kalkıp Gitmek Var ya…

Bir de ruhuyla bedeniyle, bütün varıyla gitmek vardır oraya. Gücümüz yettiğinde bir sefercik bile olsa Kâbe’ye gitmek… Ona dokunmak, onu yaşamak… Eşiğinde yalvarmak, ne biriktiyse bir ömür orada içimizi dökmek… Alemlerin Övüncü’nün hatırasını yâd ederek, O’nun yaptığı gibi yaparak… Bunu istemek bile ne kutlu şey.

“Allah’ın evini haccetmek, yoluna gücü yeten bütün insanlar üzerinde Allah’ın hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki Allah bütün âlemlerden müstağnidir (hiçbir varlığa ihtiyacı olmayandır).” (Âl-i İmran, 97)

Hac aylarındayız. Bu kutlu dileği gerçekleşenler var, bir de gidemeyip geride kalanlar… Ama hepimizin en sevgiliye, O’nun sevdiklerine sevgisi kalbimizde. Hamd olsun… Gidemeyenler her namazda gidenlere gönül kanadıyla eşlik ederler. Bayram geldiğinde bayram namazında hep beraber onlara katılıp tekbir alırlar. Sonra mübarek Mina’da kurbanlarını kesen hacılara katılıp hayvanlarını kurban ederler. Oraya, Kâbe’ye yönelerek.

Rabbim!

Sevgini, sevdiklerinin sevgisini, sana yakın kılacak amellerin sevgisini kalbimizden eksik eyleme.
Bizi kulların arasına kat.

Mehmet IŞIK  Aralık 2007 SEMERKAND DERGİSİ

 

 

12:28 - 24/7/2008 - Dostlarımızın Fikirleri {2} - Sizin Fikriniz Nedir?


"Ben Dervişim Diyene" Ahmet Alemdar Semerkand

Image Hosted by ImageShack.us

 

Ben Dervişim Diyene

Ahmet ALEMDAR Mart 2008

Dervişlik, belki her müslüman için arzu edilen bir ideal olması gerekmesine rağmen, yeterince nefs muhasebesi yapmadan “Ben dervişim!” diyebilir ve bu sıfatımla övünebilir miyim?

Bakara Suresi’nin 156. ayetine göre hepimiz Allah’a gidiyoruz: “Biz Allah içiniz ve O’na döneceğiz.” Her insan, Allah’ın yarattığı bir varlık olduğuna göre asırlardır yoluna devam eden bu kervanın yönü, varoluşun tek kaynağı olan Allah’tır. Bazılarımız bu yolda bir köşede oturup bekliyor olabilir; bazılarımız çarıksız ve yaya, bazılarımız atlı… Bu varoluş serüveninde, farklı yolculuk biçimleri içerisinde her çeşit insan görmemiz mümkündür. Derviş olanı herkesten ayıran nedir? Yoluna şuurlu olarak devam etmesi… O kutlu kişi, nereye ve kime varacağını bilmektedir. Aynı zamanda onun, adı aşk olan ve tükenmeyen bir yakıtı vardır:

“Dinle sözümü sana direm özge edâdır
Derviş olana lazım olan aşk-ı hüdâdır.”
(Sultan Veled Hz.)

Derviş, Allah’ı arzular; çünkü O’ndan gelmiştir ve O’na aittir. Bundan dolayı, açılana kadar ilâhî kapının eşiğinde durmayı göze almıştır. Dervişlik, yiğitliktir; her kişinin değil, er kişinin başarabileceği bir iştir. Eren olup pîr’e varmak, ancak onun hakkıdır.
Dervişlik, belki her müslüman için arzu edilen bir ideal olması gerekmesine rağmen, yeterince nefs muhasebesi yapmadan “Ben dervişim!” diyebilir ve bu sıfatımla övünebilir miyim?
Herkesten bir farkı olmayan hatta herkesin gerisinde kalan ben, nasıl dervişlikten bahsedebilirim ki! Gönlü Allah aşkı ile kaynayan nice dervişler bu dünyaya rahmet deryasından nurlar saçarken, bütün edep sınırlarını zorlayarak rahatlıkla ‘ben dervişim’ denebilir mi? Eğer diyecek olsam Derviş Yunus bana şöyle seslenmez mi:

Dervişlik der ki bana, sen derviş olamazsın
Gel ne diyeyim sana, sen derviş olamazsın.

Dövene elsiz gerek, sövene dilsiz gerek
Derviş gönülsüz gerek, sen derviş olamazsın.

Derviş bağrı baş gerek, gözü dolu yaş gerek
Koyundan yavaş gerek, sen derviş olamazsın.

Doğruya varmayınca, mürşide ermeyince
Hak nasip etmeyince, sen derviş olamazsın.

Ele geleni yersin, dile geleni dersin
Böyle dervişlik dursun, sen derviş olamazsın.

Her zaman ‘hakkımı arıyorum’ diyerek Allah’ın bana tahakkuk eden tahsisatına isyan eden ve bunun sonucunda pek çok insanın gönlünü kıran, verilmiş nimetlere şükredemeyen, musibetlere sabredemeyen ben, kaderin hangi safhasına razı olabildim ki ‘ben dervişim’ diyebileyim!
Dervişlik bir rıza lokması değil midir? Onu yiyebilecek ve hazmedecek yani hayatının her ânında meydana gelen her oluşun Sevgili’den geldiğini hiç unutmayacak kişiler, dervişlik hırkasını giymeye hak kazanabilirler. Pir Sultan Abdal’ın dediği gibi, dervişliğin bir “dem”den ibaret olduğunu bilip bu ânı duyabilen ve yaşabilenler ancak dervişliğe layık olanlardır:

Bu bir rıza lokmasıdır, yiyemezsin demedim mi?
Bu bir demdir, gelir geçer, duyamazsın demedim mi?

Sevgili Yunus, “Dövene elsiz gerek, sövene dilsiz gerek” derken bana uzatılmış hangi sopaya veya beni söven hangi söze karşılık sükûnetimi koruyabildim ki! İnsanlar beni methederken hoşlanmadığım, zemmederken rahatsız olmadığım ve kendilerine incinmediğim bir ânım oldu mu ki!

Ahmed er-Rifâî Hazretleri, “Derviş için şart odur ki, onda insanların ayıbını görecek göz olmaya.” derken, ben hocalarımın, arkadaşlarımın, komşularımın, camide yan yana namaz kıldığımız cemaatin şimdiye kadar hangi ayıplarını saklayabildim ki!

Mevlâna Hazretleri, “İyi, kötü herkes, dervişin cüz’üdür, eğer böyle olmazsa derviş olmaz.” derken, ben iyi veya kötü insanların gıybet ve dedikodusunu yaparak oluşturduğum kirli sularda yüzmeye devam ettiğim halde nasıl derviş olabilirim ki!

Bu hallerde iken ‘dervişim’ dersem, dervişlerin pîri Sevgili Yunus bana yine şöyle seslenmez mi?

Gaflet ile Hakk’ı buldum diyenler,
Er yarın Hak divanında belli olur.
Kimin adı sofi, kimin derviş,
Derviş isen kardeş, takvaya çalış
Gizlice yollardan sen Hakk’a eriş
Er yarın Hak divanında belli olur.

Elhâsıl, niçin derviş olamadım? Günahlarım ve kötülüklerimle kendi iç dünyamın güzelliklerini karartmış olduğum halde, kendimi sık sık derviş gibi zannettiğim için… Bu akıl ve fikir ile Mevlâ bulunabilir mi?

Her şeyden önce yapmam gereken, Aşkî’nin nidasını sıklıkla tekrarlamak olmalıdır:

Affet isyanım benim, halim yaman Allahım!
Defterim dolu siyah, halim yaman Sultanım!

 

Semerkand 

 

11:50 - 18/3/2008 - Dostlarımızın Fikirleri {3} - Sizin Fikriniz Nedir?


Sohbetin Meyveleri Semerkand Dergisi Mart 2008

Sohbetin Meyveleri

Şehabeddin Sühreverdî k.s. (12. yy):
“Sohbet, insanın iç aleminin gözeneklerini açar. Sohbetle insan, hadiselerin hakikatini kavrar.
Belanın ne olduğunu ona uğrayan bilir, denmiştir. İnsanın iç dünyasının kuvvet kazanması, ilminin sağlam olmasıyla mümkün olur. Sadakatinin kuvvet kazanması ise, onun bir takım bela ve musibetlerle karşılaşması ve hadiselerden imanla çıkmasıyla mümkün olur.
Bütün bunlar sohbetle, dostlukla, dayanışma ve yardımlaşma ile meydana gelir. Bunlarla gönlün kuvvetleri güç kazanır, ruhlar huzur ve sükun bulur. Allah’a yönelmenin yolunu bulur ve O’na yönelir.
Bunun örneği seslerde görülür. Sesler biraraya gelip birleşince daha gür olarak çıkar ve etraftaki engelleri aşar ve yayılır.”

Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî k.s. (19. yy):
“Sohbetin üç faydası vardır. Birincisi, hayır ehli kişilerle sohbette bulunmak, Hak yolcusunu eski haline dönmekten ve tembellikten alıkoyar, onu kötülük işlemekten uzaklaştırır. Kötülüklerden uzaklaşmak onu kötülük işlemekten kurtarır. İtaate yakın olmak ise nefse hakim olmaya götürür. Böylece, sohbetin bereketi ve ruhaniyetin kuvveti, Hak yolcusunun işlerini kolaylaştırır.
İkincisi, kalplerin anlaşılması sadece sohbetle mümkün olur. Sohbetin tadını alan ve sohbetle hallenen kimseye başkaları tesir edemez. Huy, farkına varmadan diğer huyun tesiri altında kalır. Kişi dostunun dini üzeredir, mümin müminin aynasıdır. Aynada görülenler, o aynaya bakanların da görüntüsüdür. Bunun için Şazelî ve Nakşibendîler sohbete çok önem verirler. Biliniz ki, iki kişi arasında sohbeti çeken şey, ortak hisler ve mensubiyettir. İnsanların bazıları kendilerini bazı insanlara yakın hissederler. Yani her topluluk kendisine bir sohbet halkası kurar.
Üçüncüsü, Hak yolcusu kendi nefsiyle de imtihan edilmektedir. Kendi başına kaldığı zaman şeytanın bir takım hayal, kuruntu ve bâtıl itikatlarla onu kandırması çok kolay olur. Bu kandırma yolları bozuk düşünceler, tembellik, hile, kudret, din dışılık, istidraç türü şeyler de olabilir. Şeytan, bütün bunları kişinin önüne atarak, bunları ona doğruymuş gibi gösterebilir. Bunun içindir ki, Hak yolcusunun mutlaka bir mürşidi olmalıdır. Ancak o zaman bu düşük hallerden kurtulup doğruyu bulabilir.”

Abdülkadir Geylânî k.s. (11. yy):
“Kişinin kardeşleriyle sohbeti, kardeşlerini kendine tercih etmek, cömertlik ve mertlik göstermek, onları bağışlamak ve hizmet şartıyla… Yani hiç kimse üzerinde hak iddia etmeden, hiç kimseden hak istemeden ve herkesin üzerinde hakkı olduğunu düşünerek onlarla bir arada bulunmak demektir.
Dedikleri ve yaptıkları şeylerde onlara uygun tavır göstermek, kendi aleyhine de olsa daima onlarla birlikte bulunmak, sofi kardeşleriyle sohbet etmenin edeplerindendir.
Onların lehinde mazeret gösterir, onları mazur görür. Onlara muhalefet etmeyi, onlardan uzaklaşmayı, onlarla mücadele etmeyi ve sert davranmayı terk eder. Ayıplarını görmezden gelir.
Kardeşlerinin kalplerindeki sevgiyi kaybetmemeli ve onların istemedikleri şeyleri yapmaktan daima kaçınmalıdır.
Kardeşlerden biri ona gücenecek olsa, dargınlığının sona ermesi için ona iyi davranmalı, dargınlığı bitmediği takdirde bu dargınlık sona erinceye kadar ona ihsanını artırmalı ve iyi davranışını devam ettirmelidir.”

 

 

 

 

10:49 - 18/3/2008 - Dostlarımızın Fikirleri {yok} - Sizin Fikriniz Nedir?


"Gelin Canlar Bir Olalım" Halil Akgün

“Gelin Canlar Bir Olalım”

İslâm geleneğinin büyük bilgeleri böyle seslendiler asırlardır. Bütün müminleri bir olmaya, tevhide davet ettiler. Fitne ve fesadın huzur getirmeyeceğini söylediler. Bölünmeye karşı Kur’an ve Sünnet’in ipine sımsıkı sarılmayı salık verdiler.
İslâm geleneği, dinin koyduğu sınırlar içindeki ihtilafları anarşi değil, rahmet olarak görmüştür. Farklılık fıtrîdir, çünkü farklı insan tabiatlarının tezahürüdür. Farklı meşreplerin hakikati farklı biçimlerde yorumlamasıdır. Zira Cenab-ı Hak insanları farklı hasletlerle, farklı eğilimlerle yaratmıştır. Bu farklılaşmadan kaos ve fitne de çıkabilir; rahmet ve zenginlik de. Önemli olan farklılıkları ortadan kaldırmaya çalışmak değil, onları dinin temel ilkeleri etrafında birleştirebilmektir.
İslâm tarihinde ortaya çıkan Sünnî-Şiî ayrışması, siyasi, sosyal ve teolojik sebeplere bağlı olarak günümüze kadar geldi. Bugün müslümanların birlik ve beraberliğe her zamankinden daha fazla ihtiyacı var. Bu yüzden modern dönemde Mehmet Akif’ten Muhammed İkbal’e kadar bütün müslüman düşünürler ve liderler, birlik çağrısı yaptılar.
Türkiye’de zaman zaman körüklenen Sünnî-Alevî çatışması, tarihi ihtilafların yanısıra siyasi manipülasyonların da bir aracı olarak kullanıldı. Bugün küçük bir azınlı
ğı temsil eden ama sesi çok çıkan bazı gruplar, Alevîliği İslâm’ın dışında başka bir din olarak tanımlamak istiyor. Buna bağlı olarak Alevîlere Türkiye’de azınlık statüsü verilmesini istiyorlar.
Bu iki iddia da hiç bir dinî ve tarihî temele dayanmıyor. “Hak, Muhammed, Ali” diyen Alevîlerin
İslâm dışında bambaşka bir din olduğunu nasıl söyleyebiliriz? Yorum ve amellerdeki farklılıklara rağmen Alevîlik de kökeni itibariyle İslâm’ın ilk dönemine geri gitmiyor mu? “Alisiz Alevîlik” peşinde koşanlar, Alevîliğin Peygamber ve Ehl-i Beyt sevgisini dinsizliğe dönüştürmek istiyorlar. Marksist, materyalist ve ateist dünya görüşlerini Alevîlik kılıfı altında pazarlamaya çalışıyorlar. Bu yüzden cemevinin caminin alternatifi bir “ibadethane” olarak kabul edilmesini istiyorlar.
Oysa Alevî vatandaşlarımızın büyük ço
ğunluğu bu tür aşırı görüşlere karşı. Onlar Alevîliği, İslâm’ın hususi bir yorumu olarak görüyorlar. Dinin belirlediği haram ve yasakları ihlal etmediği müddetçe bu farklılıkların normal karşılanması gerekiyor. Ama bu, “herkes dini istediği gibi anlayabilir” demek değildir.
Bu yüzden Alevîlerin kendi içlerine kapalı, dinin temel ö
ğretilerinden uzak bir hayat yaşamak yerine, İslâm geleneğiyle irtibatlarının güçlendirilmesi gerekiyor.
Bunun için de diyaloga, hoşgörmeye, sohbete, halleşmeye ihtiyaç var. Burada hem din alimlerine hem de toplum önderlerine büyük bir rol düşüyor.
Tasavvuf kültürü, böyle bir yakınlaşmanın ve do
ğru yolda buluşmanın zeminini kolaylıkla hazırlayabilir. Zira Alevîliğin üzerinde titrediği Hz. Ali ve Ehl-i Beyt sevgisi, aynısıyla tasavvuf geleneğinde de var. Siyasi ve sosyal düzeyde başlayan diyalog sürecinin, ahlâkî ve manevi alanlarda da devam etmesi, hatta daha da derinleşmesi gerekiyor.
Türkiye bu sorunu aşabilecek güçtedir. Yeter ki samimiyet, ihlâs ve do
ğru düşünce olsun.

Bush Ortadoğu’da

Amerikan Başkanı, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü Beyaz Saray’da kabul ettikten bir gün sonra Ortadoğu gezisine çıktı. Gezinin amacı, Annapolis toplantısıyla tekrar gündeme gelen Filistin barış sürecini ihya etmekti. Fakat Bush, İsrail’in yaptığı zulümleri, yeni yerleşim birimlerini, kapatılan kapıları, işsizliğe mahkum edilen yüzbinlerce Filistinli’yi ve İsrail hapishanelerindeki tutukluları gündeme getirmek yerine, İran’a saldırmayı tercih etti. Gittiği bütün Körfez ülkelerinde İran’ın ne kadar büyük bir tehlike olduğunu anlattı. İslâm ülkelerini İran’a karşı birlik olmaya çağırdı.
Yani kısacası Bush efendi yine saçmaladı. Ortado
ğu’ya ve İslâm dünyasına yeni mesajlar vermek bir tarafa, eski gaflarını yenilemekten öte bir iş yapmadı. Sonuç? Sonu gelen Bush yönetimi, İran konusunda istediğini elde edemedi; bundan sonra da edemeyecek. Amerika içinde bile Bush’tan o kadar bıkmış durumdalar ki, ikide bir Bush politikalarının altını oyan raporlar yayınlıyor, açıklamalar yapıyorlar.
İran konusunda Amerika istediğini elde edemeyecek. Arap ülkelerini ve Türkiye’yi yanına alamayacak. Bölgedeki ülkeler sadece İsrail’in menfaatlerini koruyan bir Ortadoğu politikasına şiddetle karşı. Ortadoğu’da artık yeni dengeler, yeni güç merkezleri var. Neokonlar ne kadar uğraşırsa uğraşsın, bu gerçeği değiştirmeleri mümkün değil.

Medeniyetler İttifak Yapar mı?

Türkiye ve İspanya, Birleşmiş Milletler bünyesinde bir proje yürütüyor. Projenin adı, Medeniyetler İttifakı. Temel kalkış noktası yerinde, meşru ve gerekli bir girişim. Çatışma ve savaş söylemine karşı anlayış, işbirliği, ittifak ve ortaklık temalarını işlemek önemli. Bunun için Türk ve İspanyol başbakanları Ocak ayında Madrid’de bir araya geldiler. Girişimi tekrar dünya gündemine taşımak için mesajlar verdiler.
Fakat şu ana kadar bu proje somut bir sonuç üretemedi. Toplantı yapmak, rapor yayımlamak önemli. Ama bunların ardından somut adımların gelmesi gerekiyor. E
ğitim, göç, azınlıklar, göçmenler, gençlik, medya alanlarında daha somut projelerin hayata geçirilmesi gerekiyor. Ortalama vatandaşın bu girişimden ne kadar haberi var, o da kuşkulu. Türkiye’de çoğu kişi böyle projenin olduğundan haberdar değil. Bilenlerin muhtevaya ilişkin bir fikri yok. Sıradan insanların hayatına yansımayacaksa, bu tur girişimlerin ne anlamı var? Öte yandan Avrupa’da bu girişime sadece İspanya’nın sahip çıkması dikkat çekici. Diğer Avrupa ülkeleri bu konuda neden suskun yahut çekimser? Onlar medeniyetlerin ittifak edebileceğine, barışabileceğine inanmıyor mu? Türkiye bu girişime ev sahipliği yaparken bu sorular üzerinde de düşünmeli.

Körfez, Petrol, Para…Sonra?

Bütün dünya Körfez’deki Arap ülkelerinin yaşadığı ekonomik rönesansı konuşuyor. Dünyanın en büyük mühendislik projeleri Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar gibi ülkelerde yapılıyor. Gökdelenlerin sayısı her gün artıyor. Çölün ortasında teknolojik şehirler yükseliyor. Petrol ve doğal gazla gelen sıcak para, bölgenin çehresini değiştiriyor.
Fakat sıcak parayla gelen zenginlik, gelişmişlik anlamına gelmiyor. Gelişmiş sayılmak için sa
ğlam bir alt yapının, iyi ve üretken bir üniversite sisteminin olması, araştırma ve geliştirmeye kaynak ayrılması, vs. gerekiyor. Örnek olarak gösterilen Körfez ülkeleri şu ana kadar petro-dolarlar sayesinde Batılı modeli taklit ediyor. Taklidin gelişmişlik demek olmadığını biliyoruz. Bazen beklenmedik bir hadise her şeyin ne kadar kırılgan ve yapmacık olduğunu gösteriyor.
Ocak ayı içinde Abu Dabi ve Dubai’ye üç gün üst üste ya
ğmur yağınca, şehirde hayat felç oldu. Dünyanın en büyük hava alanına, en büyük araba parkına sahip olan, en yüksek gökdelenini inşa eden ve daha bir sürü “en büyük”e sahip olan BAE, üç gün devam eden yağmura teslim oldu. Ve zahirde muhteşem görünen sistemin altyapıdan yoksun olduğu ortaya çıktı. Kültür ve kimlik alanında durum farklı değil. Üretmeden, petrolle zenginleşen Körfez ülkeleri, Batılı modelleri taklit ederek kendi kimliğine sahip çıkabilir mı?

Başörtüsü Siyasi Simge mi?

Başbakan Erdoğan sonunda İspanya’da patladı ve “Siyasi simge bile olsa başörtüsü yasaklanamaz.” dedi. Açıklamanın üzerine yine hummalı bir tartışma başladı. Gizli kameralarla başörtülüler görüntülendi. Sanki suç işliyormuş gibi TV ekranlarına taşındılar. Kimileri “işte bakın, sonunda itiraf ettiler” dedi. Böylece başörtüsünün aslında siyasi bir sembol olduğu, cumhuriyete meydan okumak anlamına geldiği, bu yüzden de yasaklanması gerektiği söylendi. Kısacası yine başa dönmüş olduk.
Yıllardır “başörtüsü bir siyasi simge de
ğildir” diyen başkabakan da belli ki artık bu tartışmadan yorulmuş. İnceldiği yerden kopsun diyor. Fakat bu yaklaşım sorunu çözmeyecek, derinleştirecek. Şu ana kadar gösterilen sabır ve kararlılık tavrının devam ettirilmesi gerekiyor. Zira başörtüsünün siyasi sembol olduğunu kabul etmek, tam da başörtüsü ve özgürlük karşıtlarının istediği bir şey. Bu tartışma üzerinden yasağın kalması için mücadele ediyorlar.
Oysa toplumda bu konuda geniş bir uzlaşma var. Şimdi bu uzlaşmanın uygulamaya geçirilmesi gerekiyor. Ama bunu yaparken do
ğru zamanda doğru adım atmak gerekiyor. Tabular kolay yıkılmıyor. Hele birileri bu tabulardan nemalanıyorsa, işiniz daha da zor demektir.

 

Halil Akgün Şubat 2008

09:00 - 18/3/2008 - Dostlarımızın Fikirleri {yok} - Sizin Fikriniz Nedir?


Birlik Çağrısıdır İslâm Mübarek EROL


Birlik Çağrısıdır İslâm

 

Mübarek EROL

 

Topluluklar halinde yaşamak hem fıtrî bir eğilim hem de hayatın idamesi için bir mecburiyettir. Tek başına, herkesten uzak, tamamen yalnız bir hayat olmayacağına göre, toplum olarak yaşamanın nimetleri kadar sorumlulukları da bilinmelidir. Bilinmekle kalmayıp gereği yapılmalıdır.
Yani haklar ve sınırlar iyi bilinmeli, buna göre de hareket edilmelidir. Aksi halde toplum hayatı tahammül edilemez bir yük, üstesinden gelinemeyecek bir çile halini alabilir. Bu konuda kanunî düzenlemelerin, idari tedbirlerin her zaman işe yaramadığı, bireyin kendi hak ve sınırlarını kabullenip ona göre yaşamasından doğan huzur ve sükunun yerini hiçbir şeyin tutmadığı bugün dünyanın malumudur.
Bir binanın temelleri ne kadar sağlam atılırsa, o bina o nispette sağlam ve dayanıklı olur. Toplumlar da bina gibidir. Fertler o binanın yapı taşları, birbirlerini bütünleyerek binayı oluşturan unsurlardır. Nasıl ki her bir taş binadaki yerinde bir değer taşıyorsa, birey de toplumda o toplumla bütünleştiği sürece bir değer ifade eder. Dağınık taş yığınları hiçbir zaman bina anlamına gelmez.
Bu lüzumdan dolayı içinde yaşadığımız cemiyeti, toplumu iyi tanımalı; cemaat olmanın her dem taze ve berrak ruhuna hassasiyet gösterilmelidir. Muaşeret esasları kusursuz işletilmelidir.
Cemaat olmak demek, karşılıklı davranışların ayrılıktan birliğe, bencillikten diğergâmlığa, düşmanlıktan kardeşliğe, nefretten sevgiye dönüşmesi demektir. Bu da elbette bir arada olmanın kıymet ölçülerinin benimsenmesiyle mümkündür. Tutum ve davranışların belirlenmesinde ilâhi ve nebevî ölçüler esastır. Nefsanî kuruntulara itibar edilmez.
Mücella dinimiz İslâm’ın kargaşayı, toplumda huzursuzluğu önlemeye yönelik mühim tedbirlerinden biri, insanları birlik ve beraberlik içinde olmaya teşvik etmesidir. Bir başka ifadeyle cemaatleşmeye verdiği önemdir.
Burada konu edilen cemaatleşme, Cuma namazı gibi ibadetlerdeki cemaatten ziyade, daha genel manada ümmet içerisindeki birlik ve beraberliktir. Müşterek inanç ve ortak değerlere sahip olmaktan kaynaklanan, karşılıklı sevgi ve saygı ile beslenerek güçlenen birlik ve beraberliktir.
Mukaddes Kitabımız Kur’an-ı Kerim, bu birliğin eksenini şöyle ifade buyurmuştur: “Hepiniz toptan Allah’ın ipine sarılın. Parçalanıp dağılmayın.” (Âl-i İmran, 103)
Evet; müberra dinimiz İslâm cemaat dinidir, cemaatle yaşanır. Ferdin kemalâtı, manevi olgunluğa erişmesi cemaatle meydana gelir. Bütün sıkıntı ve yüküyle cemaat, insanoğlunun tek başına buldum zannettiği her türlü rahatlık ve huzurdan hayırlıdır.
Kalpteki Allah muhabbetini ispat etmenin yolu, ferdî ibadetler yanında, müminleri Allah için sevmek, onlarla Allah yolunda beraber olup kenetlenmek ve ilâhi hoşnutluğa ulaşmak için insanların zahmetlerine tahammül etmek, onların yükünü çekmektir.
Fahr-i Alem s.a.v. Efendimiz, “İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olanıdır.” buyurarak, müminleri insanların arasına girerek hizmet etmeye teşvik etmiştir. İnsanın cevheri de birlik ve hizmet içinde ortaya çıkar.
Manevi olgunluğu ve ahirette Yüce Mevlâ’nın cemalini talep edenler, öncelikle çileye talip olmalıdırlar. Çile ve hizmet olmadan bulunduğu zannedilen aşk ve muhabbet gerçek ve kalıcı değildir.
Her mümin ilâhi aşkının ve imanının derecesini, farzları eda ve günahlara vedadan sonra varlıklara muamelesi ile ölçüp değerlendirebilir.
Hadis-i şerifte belirtildiği gibi, imanın en son mertebesi: “Lâ ilâhe illallah” sırrına ulaşmak; ilk mertebesi ise Alemlerin Rabbi’nin rızası için kullara hizmetle işe başlamaktır.
Kalbin rahatlığı Mevlâ için sevgiyle mümkün olur. Karşılıksız sevebilen ve sıkıntılara tahammül gösteren mümin Fahr-i Alem s.a.v.’in ahlâkı ile ahlâklanmış olur. Zira Rabbimiz, bütün isyan ve inkârlarına rağmen kullarına rahmet etmekte, tevbe edenleri sevmekte, kusurları affedip aciz kullarına nice nimetler bahşetmektedir.
Bu alemde tezahür etmekte olan bunca ilâhi hikmet ve cilveleri görüp de O’na aşık olmayan ve bu şevk ile Hak için hizmete koşmayan kul, Rabbini hakkıyla tanıyamamış demektir.
Cenab-ı Hak tektir, kullarından tek bir hedef etrafında birlik (tevhid) istemektedir. Tevhid dini aynı hedef ve halde olmayı gerektirir. Kalp ve kafaları, dert ve hesapları Hak yolda bir olmayan kimseler, tevhidin tadını tadamaz. Bir çizgide buluşamaz, aynı atmosferi paylaşamaz ve İslâm’ın nadide güzelliğine ulaşamazlar.
İlâhi rıza için birlik ruhu taşımayan bu ruh ile cemaat olmayan, cemaati gereksiz bulan, onun disiplinini ağır gören müslümanların bu azim dini temsil etmeleri asla mümkün değildir. Hep birden cemaat ruhuna sahip çıkmayanların, şeytanın ve düşmanın oyununa gelip Hak yoldan sapmaları muhtemeldir. Sırf kendi derdine düşmüş kimselerin, dinimizin kıymet ölçülerine göre en azından zillet içinde yaşamaları kesindir.
Müslümanların Allah yolunda takva için birlik olmaları farz-ı ayndır. Tevhid akidesi üzere bir cemaat disiplini içinde İslâm dinini yüceltmek, ilâhi emir ve yasakları hayata geçirmek için var gücüyle çalışmak her müslümanın yaratılış gayesidir.
Alimlerimizin bildirdiği üzere, şu dört özellik her müslümanda bulunmadan dinin hakkıyla yaşanması ve temsil edilmesi mümkün değildir. Bunlar:
1. Şeksiz şüphesiz iman,
2. Diniyle alakalı sahih, sağlam bilgi,
3. Gerçek takva,
4. Birlik anlayışı ve cemaat disiplini.
Bunların içinden hangisi göz ardı edilse işin sonu hayra çıkmaz. Zira şüphe ve şaibe içindeki insan yol alamaz, cehaletle hayırda adım atılmaz, isyan içinde hakikata ulaşılmaz. Mümin kardeşlerine kalbini açmayan ve onları sevgiyle kucaklamayan kimse de bencildir, faydalı olamaz, cemaat hayatına katılamaz.
Zamanımızda müslümanların yakalandıkları hastalıkların başında, cemaat şuurundan mahrum olunması gelmektedir. Oysa nefsini güzel bir terbiyeye tabi tutmayan ve takva üzere kurulmuş bir cemaat disiplinine girmeyen kimse katiyyen olgun bir mümin ve hakiki mücahit olamaz.
Mukaddes Kitabımız’ın ilk suresinin daha ilk ayetlerinde bile birlikteliğe vurgu vardır. “Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz.” mealindeki ayetlerde kulun Rabbine tek başına ve sadece kendisi için yakarışı değil, mümin kardeşleriyle birlikte ilticası vardır. Zira ayette “ben” değil, “biz” denilmektedir. Suredeki diğer ayetlerde de hep “biz” ifadesi vardır.
Bizler, namazlarımızın her rekâtında diğer kardeşlerimizi Kur’an diliyle yakarışlarımıza katan kişiler olarak nasıl birbirimizden uzaklaşır, aramıza duvarlar örebiliriz? Bizler aramızdaki kardeşlik hukukuna nasıl ihanet edebilir, birbirimizden kopabiliriz?
Biz birbirimizi seviyoruz. Rûz-i Mahşerde bir ve beraber olarak, bu muhabbetimizin hatırına kurtuluş beratı alacağımızı umuyor ve niyaz ediyoruz.
Rabbimizin tevfik ve inayeti ile...

 

Semerkand  Şubat 2008 Baş Yazı

 

11:02 - 26/2/2008 - Dostlarımızın Fikirleri {5} - Sizin Fikriniz Nedir?


Sonraki Sayfa
Yeni Sayfa 3



Google Pagerank Checker Hakkımda
Gözler sözleri anlatır, sözler özleri anlatır, kaybedilmiş özü kazanmak icin işe gözden başlanmalıdır.Tasavvuf bir yaşamdır, tasavvuf oldukça insan yaşar, insan yaşadıkça tasavvuf var olur. Tasavufta ancak hayanızla yürüyebilir, takvanızla yaşayabilir, edebinizle oturabilirsiniz. Aksi takdirde yaşarken ölürsünüz.
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
FERZÂNE
MENZİL NET
SEMERKAND DERGİSİ
SON PEYGAMBER
TEVBE KAPISI
HAYKIRIŞ İSLAMİ FORUM
HACEGÂN İLAHİ GRUBU
DURSUN ALİ ERZİNCANLİ
SEMERKAND AİLEM
KALP HUZURU
MUSLUMAN GENC
RADYO ONBEŞ
Sultanlar Diyarı

Kategoriler
Boomp3.comSon Yazılar
- FİLİSTİN İNTİFADA NACİ EL ALİ
- S.Ihsan Erol´dan GAFLET sohbeti:
- MUSTAFA YILMAZ SUSUZ ÇÖLLERDEYİM
- SANA DAİR Dursun Ali Erzincanlı
- KALBİN GECE UYANIŞI TEHECCÜD
- Gülistan Dergisi Muhammed Yıldız
- MİRAÇ NE ZAMAN VE NE ZAMAN GERÇEKLEŞTİ? MİRAÇ NEDİR?
- O’na Dönsün Yüzün Mehmet IŞIK SEMERKAND DERGİSİ
- Başlıksız
- Zemzemin faydaları nedir, nasıl içilir? Zemzem suyu nasıl bulund
- Seyyid Abdülhakim EL-Hüseyni (K.S)
- GÜL SULTAN
- OSMANLI PADİŞAHLARI
- Cancağızım
- Dermanım Allah Yunus Emre
- Kara Yüzüm Emrullah Coşkun
- ESMÂ-ÜL HÜSNÂ VE ANLAMLARI
- Sana Kalbimi Getirdim
- Mektubat-ı İmam Rabbanî k.s.’den Tasavvufun Maksadı Ali Ka
- Kaside-i Nakşi Menzil Net Tasavvufi Yazılar
Cansofi

Ziyaretçi Defterimizi Okuyunuz

Ziyaretçi Defterimize Yazınız

CANDOSTLARIMIZ
Google
Untitled Document