Untitled Document



Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Untitled Document Yeni Sayfa 1







Gül Düşünürsen Gülistan Olursun, Diken Düşünüren Dikenlik Olursun Mevlâna K.s.

Aşk Leyla ve Gerçek

Kategori: oyku

 

Aşk Leyla ve Gerçek

Leylâ…

Gölgede kalmış aşkının kâtili mi, yoksa Mecnûn’a verilen bir hediye miydi?

Bu hikâye, gören ve görmeyen kalplere göre şekil değiştirdi. Görenler için hikâye, Mecnûn Leylâ’yı tanıyamadığında anlam kazandı. Görmeyen kalpler içinse, hikâye, ayrılıkla sonlandı.

Bilseydi yüzyıllarca anılacağını yine de salınır mıydı, adına “insan” denen âlemlerin yanında…

Tebessüm eder miydi yine; sonsuzluğa özenen tartışmaların konusu olacağını söyleselerdi.

Leylâ…

Bilseydi yine de ister miydi “ölemeyen” Leylâ olmayı…

Mecnûn’a dökülen gözyaşlarının, Leylâ’ya vurulan kamçılar olduğunu bilmeden çok şey aradık bu hikâyede…

Kimi yalnızca aşkta takılı kaldı, kimi ise aşkı tanımladı. Aslında aklını kullananlar için nice gerçekler vardı bu hikâyede…

Kâh tasavvuf meclislerine misafir oldu Leylâ ile Mecnun, kâh haberleri olmadan aşkları çalındı lâyık olmayanlarca…  

Ama hep Mecnûn acılarla yandı… Leylâ hep umursamaz sanıldı…

Leylâ…

Yalnızca Mecnûn olmuş Kays’ı değil, asırları sürükledi peşinden… Aşkın en büyük kraliçesi oldu istemeden...

Acıyan yüreklerin sebebi kılındı ismi kullanılarak… Çünkü artık ağlayan her bir kalbin suçlusunun diğer adı da Leylâ idi..

Peki Leylâ kimdi?

Ruhu uykusundan uyandıran hislerin tek anahtarı neden bu isimde saklı idi?!

Leyla, mâşuk olmaktan çok mu mutlu idi?

O’nun aşkıyla yanan Kays’a “Mecnun” denildiğinden beri o da artık Leyla değildi.

Bu ayrılık, aslında büyük bir vuslatı beraberinde getirdi. Ve birbirlerinin bedenlerini göremedikleri andan itibaren aslında onlar sonsuza kadar birlikte olmanın kitabını kâinâta hediye etmişlerdi.

Mecnûn şanslı olduğunu hiç fark edememişti. Henüz Leylâ’sını dahî bulamayan, ancak Mecnûn olma yarışlarında sıraya giren çok insan yitip gitmişti. Bilseydi taklitlerinin çokluğunu, o da Leylâ’ya teşekkür ederdi.

Gerçek bir Mecnûn olmak bu kadar asillerin işi miydi?

Ve yeni bir keşif yapıldı kâinatta… Ruhun derinliği tartışıldı.

Kalbinin, aslında kimin için attığını bulan Mecnûn, Leylâ’ya haksızlık mı etmişti; yoksa O’nu O’ndan daha çok sevdiğinden dolayı yine “iyiliği” için gerçekleri mi göstermişti çölde onu tanımayarak?

Ya Leylâ… Mâşukluk rütbesinden düşünce neler hissetmişti?

Yalnız olan yüreğini avuçlarına alıp sahibine teslim etmeliydi. Ve gerçek sahibinin adıyla süslemeliydi yüreğini... Ve Mecnun’u tanıttığı için teşekkür etmeliydi O’na..

Ve bilseler ayrılamıyorlardı, aslında birbirlerinden Leylâ ve Mecnun... Kendilerinden sonra yüreklerini delice çarptıran tek varlık aynıydı, efsâne olan hayatlarında: Allah…

Ve aşkı bile kendilerine özendirmişlerdi…

Bir yok oluş ve alev alev yanan yürekler aslında cennet bahçelerindeki vuslatın müjdecisiydi.

Leylâ Mecnûn’dan çok şey öğrenmişti, ancak Mecnûn, Leyla’nın sâyesinde ruhunun sahibini keşfetmişti.

Ve Leyla hikâyenin kahramanı oluverdi.

Şimdi Mecnûn ateşini alevlendirene borçlu gibiydi… Ve o da Leylâ’ya teşekkür için bir ayna tuttu yıllar sonra karşılaştıklarında… Kendisini Mecnûn’da gören Leylâ anladı ki, aslında gerçek Leylâ kendisi değildi.

İçini yakıp kavuran Mecnûn’a duyduğu aşk ile vuslatı ararken Leylâ, daha büyüğü ile karşılaşmıştı.

Artık gerçek olan her şeyin adı Mecnûn, yalanların ise Leylâ idi…

Ve aşk da o ikisinde özendiği şeyi keşfetti.

Aşkın aradığı şey “gerçek”ti…

Ve o gün bugün dünya, masalla gerçek arasında gidip geldi.

Kimi aşklar gerçekliğe erişti, kimi ise vuslata eremedi.

Yani kısaca gerçekleri acı kabul eden herkes, yaşadığı aşk kadarıyla adına insan denildi ve aşka gerçekliği yakıştıran herkes de vuslatın nağmelerini dinledi.

Çünkü adına aşk denen şey, O yüce varlığı içinde bir yerlerde keşfederek bu dünyaya uzaktan tebessüm edebilmekti.

 

Fatma Aladağ

 

 

 

11:52 - 10/3/2008 - Dostlarımızın Fikirleri {3} - Sizin Fikriniz Nedir?


Kelebek Olmayı Hayal Eden İpeğin Masalı

Kategori: oyku

 

 

 

 

Kelebek Olmayı Hayal Eden İpeğin Masalı

 

 

Mesnevî Şerhi’nin1 ikinci cildinin başında, hicret etmeyip de mustaz’af olduklarını söyleyenlerden bahseden âyetler yorumlanır ve burada “Allâh’ın arzı geniştir.”2 âyetine “mânevî arz” yorumu yapılır. Dolayısıyla, şartları sebebiyle “iyi kul” olamadıklarını “Allâh’ın haram kıldıklarından helâl kıldıklarına göçmek” anlamında “hicret” edemediklerini söyleyenlere şu değerlendirme yapılır:

“Allâh’a kaçın, her ne şart ve imkân dâhilinde olursanız olun, Allâh’a gidebilirsiniz. Nerede olursanız olun, oradan mânevî âleme bir geçiş muhakkak vardır. Allâh’ın arzı/yeryüzü geniştir; hicret edin, kaçın! O mutlu olamadığınız ortam, imkân, vasıf, her ne varsa hepsinden Allâh’ın arzında bir başka yere göç edin. Dininizi yaşamak için hicret edin, bu somut âlemden, o soyut âleme!.. Allâh’ın Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e ittibâ edin. O’na biat ederek, hani o ihtiyar ve hasta sahâbe, bu âyet üzerine yola düşmüş; öleceğini hissedince, elini, diğer elinin üstüne koyup Rasûlullâh’a biat etmiş, öylece... «Varamasam da yolunda ölürüm.» sözü ile ne demek istendiğini anlayarak…” deniyor âdeta.

Bu sahabe için de bir âyet inmesi, bende yankısını nasıl buldu; ertesi sabah şu duyguyla uyandım: Allah için değerli olan, kullarının imtihanlarının vasıfları değil, kullarının imtihanlardaki kulluk seviyeleri… Ehadiyet tecellîsi ile potansiyel olarak değerli olduğumu hissetmek içimi aydınlattı...

İçi çürük elmanın, dışını parlak kırmızıya boyamak gibi; vasıf kazanmaya çalışırken kulluktan, mâhiyet kazanmaktan uzaklaşmak, şeytanın bir tür yanıltması değil midir?

Geminin direğini boyamakla meşgulken, kumandayı boş bırakmak…

Allah büyük-küçük tüm kullarını önemser. Konumlarına ve maddî durumlarına göre değildir bu önemseme… Allah için vasıf; tahsil durumu, ilmî seviye, titr değildir. Öyle olsa Mevlânâ’nın Şems’e ihtiyacı olmazdı. Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’nin Üftâde Hazretleri’ne… Zâhirî vasıfları bakımından ne kadar kaliteli olsalar da, Allah onları bambaşka yollarla eğiterek vasıf kazandırmıştı. Bu vasıf, her kişiye göre değişiyor ve derviş, o vasfa erişmek için çaba harcamak yolunda ilerliyor. İstîdâdı ne ise, ona göre vasıf kazandırılıyor her kişiye…

Allah, kullarından göz ve gönül açıklığı istiyor. Yani kullarına avâmî, havassî, havassu’l-havassî hâller ve muhabbetler veren ve bunlardan geçip zâtına teveccüh edilmesini isteyen Hak Teâlâ, tüm bu kesretin perdelediği âlemde, elbette daha derin, daha latîf bir imtihan sistemi yaratmıştır. Yani kullar değildir avam, havâs, havassu’l-havâs olan sadece; hâllerdir, duygulardır, davranışlardır, amellerdir. Âleme bakıp:

“–Ben değersizim vasıfsızım; aksi olsaydı, ben de güneş olsaydım.” diyen zerre, ne kadar avâmî düşünüyorsa, böyle düşünen bir ev hanımı, böyle düşünen bir tır şoförü, böyle düşünen bir temizlik işçisi de o kadar avâmî düşünüyor. Şimdi o, bu avâmî alt yapı ile nasıl vasıf kazanır, nasıl sorumluluk alır? İnsana ümit lazım!

Hatırlayın; asr-ı saâdeti oluşturan sahabelerin titrleri/meslekleri neydi? Allâh’ın âyetle kınadığı o zekî adam mı, Velid bin Muğîre mi vasıflı, o mu havas? Yoksa Müslüman olmadan önce bir günahkâr olan Ebû Zer Gıfârî Hazretleri mi?

Kim has davranır, has düşünür, has yapar ve has yaşarsa o vasıflı oluyor.

Edep sahibi olmaya niyetleniyoruz. Bunun için gayret ediyoruz. Sonunda edep sahibi oluyoruz. Vasıf bu… Kime, neye, hangi imtihanlar içinde edep sahibi olmak için çaba sarf ettiğimizin ne önemi var? Netice ne? Başardık mı, başaramadık mı? Bu kişiye karşı ne ile kazandıysak, o kişiye karşı da aynı şey ile kazanıyoruz çünkü…

Birini gelinine karşı, birini kızına karşı, bir başkasını öğrencisine karşı, öbürünü komşusuna, onu komşusuna karşı aynı konu ile imtihan ediyor Rabbimiz!..

Mesele, güzel bir üslupla konuşmak… Avukatsa müvekkili ile, doktorsa hastası ile, anne-babaysa yavrusuyla aynı imtihanda, aynı davranış bekleniyor. Meselâ, kıdemli olan daha dikkatli, daha özenli, daha güzel konuşacak, davranacak.

“–Senin işin ağır, senin mesleğin zor, seni bu imtihandan geçiriyorum.” diye bir şey yok…

Bu yüzden iki apayrı insan, oturup sohbet ediyor da aynı koordinatlarda buluşuyor, anlaşıyor. Örnekler farklı, ama mevzu aynı… Gönlüm benim! Yani “Üniversite okusaydım daha iyi hizmet edebilirdim belki…” demek, şeytanın aldatmacası… Seni dışarının sesi ile meşgul ederken ambardaki buğdayı çalıyor; zamanı…

O yüzden her peygamber ayrı bir meslekte, ayrı ortamlarda, ayrı şartlarda... Zâhiri ne renk olursa olsun, bâtını gökkuşağı gibi rengarenk.

Ve Peygamberimiz “ümmî” idi dostlarım, ümmî idi! Çobanlık yapmıştı, yetimdi, öksüzdü; çok çocuklu amcasının yanında büyümüştü, pek çok psikolojik sorunu olmalıydı, zâhirî şartlara bakılırsa, modern psikolojiye göre... Kendisi yirmi beş, hanımı kırk yaşındaydı. Dört kız babasıydı o devirde. Kırk yaşına kadar hanımının ticârî işlerini yürütmüştü. Kızlarını evlendirmiş, iki oğlu olmuş, ikisi de vefat etmişti peygamberlik geldiği zamanlarda… Zâhiren hiçbir vasfı yoktu. Yani günümüz şartlarında neye tekabül eder bu özellikler, düşünün…

Ama O’nu vasıflı kılan, bu özelliklerin değişimi olmadı. Allah, O’nu bu özelliklerini değiştirerek vasıflı hâle getirmedi.

El-Emîn idi, bu bir vasıftır.

Hira’da ibâdet ederdi, bu bir vasıftır.

Hira’da iken Kâbe’ye bakar, onun etrafında yarı çıplak ve câhilâne dönen insanlara bakar, “Bu millet bir nur ister, kurtarıcı bekler!” der, duâ ederdi. Kendisinde bir üstünlük hissetmezdi ki, vahiy geldiğinde o denli şaşırdı, korktu. Bu bir vasıftır.

Kureyş’i toplayıp “Şu dağın ardında düşman var desem, bana inanır mısınız?” dediğinde, “Sana inanırız...” dediler. Bu çifte vasıftır. Hem güvenilir, hem üslûbu, usûlü güzel…

Miraç’taki hâli, Hak tarafından övülecek kadar güzel... Bu bir vasıftır.

“Neredeyse kendini helâk edeceksin” diyor Rabbi, bu da bir vasıftır.

Nübüvvet husûsiyetiyle yetinmemiş, velâyet husûsiyetleriyle de yükselmiş, şükreden bir kul olmak için ayaklarına kara sular inermiş, gece boyunca kıldığı namazdan dolayı… Bu bir vasıftır.

 

بلغ العلي بكماله

 كشف الدجي بجماله

 حسنت جميع خصاله

 صلوا عليه و اله

 

Beleğa’l-ulâ bi kemâlihî

Keşefe’d-dücâ bi cemâlihî

Hasünet cemîu hısâlihî

Sallû aleyhi ve âlihî

 

(Kemâlâtıyla, yani velâyetiyle en yüksek dereceye ulaşmış, cemâliyle karanlıkları aşmış, tüm vasıfları güzel olmuş O’nun... Sizde O’na ve ehl-i beytine salât ve selâm edin.) O’na uyun, tâbî olun. O’na ve O’nun yolundan gidenlere destek olun. Yollarını devam ettirin. Mânevî soylarını sürdürün.

“Yılmayan kararlılığı, gayreti seven Rabbim”3, ümit fişimi prize taktı bu hususlarla... Ümit olunca, gayret akıp doldurdu enerji haznelerimi… “Gönlümden Efendime inceden bir niyaz” oluştu. Kulluk bilinci dersim devam ediyor...

Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz! Varmak, birine ulaşmak, vâsıl olmak, dâhil olmak, bağlanmak, birleşmek, ondan olmak, onun olmak, onun gibi olmak, o olmak. Hakk’a varmak için bir kâmil irşad ediciye teslim olmak… Bir salkım söğüt gibi/kadar teslimiyet ve tevekkül ile eğilmek ırmağa, dereye… Gözünü hiç ayırmamak ondan… Râbıta… Hep yâdında tutmak, hep dimağında tutmak, hep kalbe bağlı akıl ile onu örnek almak…

Kur’ân’ın, namazın, sâlih ve kâmil zâtların irşad edicilik tecellîsine açık, hâzır ve nâzır olmak… Kur’ân’ın fasîh ve belîğ konuşmasına kulağımızı, gönlümüzü vermek… Rûhumuzu kalabalık ve gürültülü kesret âleminden namazın dingin sularına bırakmak (Namazda, âyetlerin anlamlarını bile mütâlaa etmenin câiz olmadığının bilincinde olarak)...

 “Susuzlar âlemde su ararlar, fakat su da cihanda susuzları arar durur.”4 düsturu üzere, sâlihlere karşı vefâlı olmak... Vefat etmiş olanlarla da, yaşayanlarla da sıla-ı rahmi kesmemek… O’nun yerine koyduğumuz, O’ndan değerli mi yani? Herkese ulaşmanın bir yolu var! Kiminin kapısına varırsın, kimisinin rüyasını görürsün, kimine Fâtiha ile bir kapı aralarsın hâtıranda... Kiminin yâdıyla bereketlenirsin. Kiminin yazısını, kitabını okur, bir sözünü duyar, dirilir, canlanırsın. Mesele vefâ sahibi olmak, aradaki kapıyı açık tutmak… Kapın küçük, büyük, süslü, sâde, çelik, ahşap… Açık olsun, mühim olan o! Var olsunlar hayatımızda...

“Sultan Selim Han bana bir kâm bağışladı

Sağ olsun lütfu ânın...”5

Kapısındaydım, eşiğindeydim, kütüphanesinin önünde… Beklemek ne zordu! Saniyeler saat gibi yavaşça geçiyordu âdeta… Heyecanımı kimle paylaşsam bilemedim. Kimin elini tutsam da güç alsam. Kitaplar el etti, biz onun kitaplarıyız, al birimizi, dediler. Reşahat’a uzandım, açtım, buyur dedim. Elimi tuttu sıcacık, “Onu görmeyi çok istiyorsun değil mi?” İlk gördüğüm cümle bu idi. Nasıl coşmuştu gözyaşlarım: Evet, evet, evet!.

“Bir adımda gelip yanına oturmuştu. Selâmun aleyküm… Sen kendin geldin sanıyorsun, ama biz çekmeseydik sen gelemezdin.” İkinci vurgun da burada olmuştu. Anlamıştım.

“–Gel kızım,” dendiğinde uysal bir kedi gibiydi ruhum. Yılkı atlarım evcilleşmişti. Yeleleri savrularak esmiyorlardı içimde... Ormanda güçlü bir aslan vardı, ceylanlar su kenarında güvenle duruyorlardı bu yüzden... Göklerde bir kartal süzülüyordu. Çok keskin bakışları vardı. Kuğular vardı göllerde, huzurlu ve sâkin.

Gözleri dolmuştu, “Dün bir tanıdığımızın cenâzesi vardı. Yağmurlu bir havada kabri kazıldı. Kabirden atılan toprakta solucanlar görülüyordu, kımıldıyordu. Sonra biz onu o kabre bıraktık. O toprağı üzerine attık, dönüp geldik.” derken durup yutkunmuştu. “Asıl hazırlık, âhiret hazırlığı kızım!..” derken, hangi müşâhade boyutundan sesleniyor, bunu da düşün!

 

Kimini kelebek kılıyorsun Rabbim, renk ve letâfet… Kimini koza; kazanlara kaynar sulara atılıp ipek oluyorlar. Kimi tırtıl olarak ölüyor. Dut ağacının yapraklarını yemekmiş vazifesi… Kelebek olmayı hayal ederken ipek olmuş bizimki. Hâlâ kelebek olamamanın hayfında… Oysa teslim olup iyi bir ipek olsa, belki de bayrak yaparlar.

Ne anlamsız bir tesellî oldu bu, imtihan değişmiyor ki… Yirmi gün yaşayan kelebek ölüme gidiyor, kanatlarıyla bir koleksiyona renk katıyor en fazla... Diğer yanda güneş solduruyor, rüzgâr yıpratıyor, yağmur ıslatıyor ve eskiyor ipek… Soluyor rengi… İndiriliyor gönderden, katlanıyor güzelce, kaldırılıyor bir depoya bayrak...

Birinin vasfı izzet ve şeref, birinin vasfı letâfet ve zarâfet oldu. Biri mukaddes, öbürü muazzam tecellîler oldular. El- Kuddûs, el- Azîm, el-Musavvir... Özünde ise, fânî varlıklardı, sönüp gittiler. Oysa insan?.. Doktor olmayı hayal ederken, ev hanımı olmakta bir problem yok. Zâhiren olsa da, bâtınen yok! Ama “Yâ eyyetühe’n-nefsü’l-mutmainne” sadâsını duymayı hayal ederken, “Tadın azâbı!” sözüne muhatap olmakta, ciddi bir problem var. Duhân Sûresi’ndeki “kalkale” misâlini mübalağalı bir şekilde okuyun derim, en son, “Züg!..”6 Orada meleklerin istihzâ ettikleri şey, tam da bu vasıf problemine parmak basıyor. “Sen dünyada şerefli bir kimseydin.”

Şehit, zengin ve âlim üç kişinin riyâ vasfı da bu konuda acıklı ve net bir misal olur. Bunlar vasıf değil, ihlâs vasıf.

Gözünü sevdiğim hocam:

“–Kızım, burada ne iseniz, yarın evlerinize gittiğinizde de osunuz.” buyururdu tekrar tekrar... Gayrete gelelim diye. Şeytan, gayret kapısının önünde dururdu da:

“–Burada bir şey değilsin, demek ki gelecekte de bir şey olamayacaksın, boğul yeiste!” derdi. Avama dönüştürürdü bu hâl beni... Ümitsizdim...

Vasıfsızlığın alâmeti bu sanırım:

“Yaptıklarına sevinen ve yapmadıklarıyla övülmekten hoşlanan”lardan7 olmak. Mânen vasıfsız ya, kompleks yapıyor bünye…

 Bir de şu var: Deccâl fitnesine karşı Kehf Sûresi tavsiye edilmiş. Deccal vasfına karşı dört vasıf… Deccâl fitnesi dört çeşit olacakmış: Din, mal ve evlat, ilim ve güç. Bu dört fitnenin örneği var Kehf Sûresi’nde: Din fitnesi ile imtihan olanlar Ashâb-ı Kehf, mal ve evlat fitnesiyle imtihan olanlar iki bahçe sahibi, ilim fitnesi ile imtihan olanlara misal Hızır ve Mûsâ kıssası, güç fitnesi ile imtihan olanlara Zülkarneyn –aleyhisselâm-...

Çözüm yine sûrede;

1-Din fitnesi ile imtihan olanlar “sâlihlerle birliktelik” yoluyla, 

“Sen de sabah-akşam O’nun rızasını isteyerek Rablerine duâ edenlerle birlikte sabret... Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini, bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz, kendi “istek ve tutkularına (hevasına)” uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat etme.”8

2-Mal ve evlat fitnesiyle imtihan olanlar “dünyanın hakikatini bilmek” yoluyla,

“Onlara, dünya hayatının örneğini ver; gökten indirdiğimiz suya benzer, onunla yeryüzünün bitkileri birbirine karıştı, böylece rüzgarların savurduğu çalıçırpı oluverdi. Allah, herşeyin üzerinde güç yetirendir.”9

3-İlim fitnesi ile imtihan olanlar “tevâzû” yoluyla,

(Musa:) «İnşaallâh, beni sabreden (biri olarak) bulacaksın. Hiçbir işte sana karşı gelmeyeceğim.» dedi.”10

4-Güç fitnesi ile imtihan olanlar “ihlâs” yoluyla kurtulacaklar.

“De ki: «Şüphesiz ben, ancak sizin benzeriniz olan bir insanım; yalnızca bana sizin ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor.» Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa salih amelde bulunsun ve Rabbine ibâdette hiç kimseyi ortak tutmasın.”11

Bu yolların çıktığı ana yol ise iki kol: Allâh’a duâ etmek ve âhireti düşünmek...

İşte vasıf bu, bunlar... Fitne çağındaki insana en büyük imtihan, vasıf imtihanı...

 

اللهم نجنا من الفتن ما ظهر منها وما بطن

 

Allâhümme neccinâ minel fiteni mâ zahera minhâ vemâ betane

 

“Allâh’ım, zâhirî ve bâtınî bütün fitnelerden bizi koru...”

Bu da tüm kelebek olmayı hayal eden ipeklerin duâsı olsun...

* * *

Bir dakika yâhu kelebek nerde? İpek neydi? Hayali ne? Burası neresi? Ben kimim? Biri beni uyandırsın!..

 

 

 

1 Tahirü’l-Mevlevî. 

 2 Zümer Suresi, 10. âyet-i kerime. 

 3 Ayşegül Zobi Hocahanım, “Her Zorluktan Sonra Bir Kolaylık... Tatlılığın Şartı Acılık”, Şebnem Dergisi, 33. Sayı. 

 4 Hazret-i Mevlânâ.

 5 Şeyh Galib. 

 6 Duhân suresi, 49. âyet-i kerime.

 7Âl-i İmrân Sûresi, 188. âyet-i kerime. 

 8 Kehf Sûresi, 28. âyet-i kerime.

 9 Kehf Sûresi, 45. âyet-i kerime. 

 10 Kehf Sûresi, 69. âyet-i kerime. 

 11 Kehf Sûresi, 110. âyet-i kerime.

 

 

 

 Ayşenur Vural

 

 

11:00 - 10/3/2008 - Dostlarımızın Fikirleri {yok} - Sizin Fikriniz Nedir?


Yaman Dede Kimdir?

Kategori: oyku

Yaman Dede Kimdir?

 

Kayseri’inin Talas ilçesinde Rum esnaflardan iplik tüccarı Yuvan Efendi ile Afurani Hanımefendinin oğlu Diyamandi 1887 yılında dünyaya gelir. Henüz on aylık iken ailesi Kastamonu’ya göç eder. İlk tahsilini Rum Ortodoks Mektebinde yapan küçük Diyamandi,1901de Kastamonu İdadisi(lise)ne girer. Yedi yıllık idadiyi birincilikle tamamlar. İdadide arkadaşları kendisine “Yamandî Molla” lakabını takarlar. Bir Rum çocuğuna neden molla lakabı takılmış, gelin Yaman Dedenin kendi ağzından dinleyelim:

 Dönüşün Kapısı Farsça Dersi

Rüştiye birinci sınıfta iken 13 yaşımda idim. Bu sınıfta Arapça ve Farsça dersleri başlar. Bütün dersleri sevmeme karşın Türk Edebiyatı ile birlikte Arapça ve Farsça’ya pek düşkündüm. Rüştiye ikinci sınıfta ders yılının ortalarındayız. Farsça Hocamız, Şeyh Sadi’nin Gülistan’ını okuturdu. Arada sırada başka manzumeler de yazdırırdı. Bir gün siyah tahtaya yazdığı birkaç beyit kalbimi tutuşturmaya yetti. O beyitleri bugün gibi hatırlıyorum. Mesnevi’nin ilk beyitleri idi:

Bişnev in çün şikayet mî küned/Ez cüdâyîhâ hikayet mî küned

Kez neyistân ta mera bübrideend/Ez nefirem merd ü zen nalideend

Dinle neyden ki hikayet  etmede
Ayrılıklardan şikayet etmede

Tahtaya yazılan ismi bana pek tatlı geldi. Okunan beyitler beni derinden sarstı. Son beyit ise içimi yaktı. O an içimde yanmaya başlayan aşk ateşini kelimelere dökmekte aciz kalıyorum.

Farkında Olmadan Mümin Olmak

Farsça dersinde başta Mesnevi olmak üzere Şark İslam Klasiklerinden beyitler ezberleyen,Din Dersinden gayrimüslim talebeler muaf olduğu halde sınıfta oturan ve bir Müslüman gibi İlmihal bilgilerini,Rasulullah’ın hayatını,inanç esaslarını öğrenen Diyamandi, farkında olmadan içindeki aşk ile mümin olmuştur. İslam’a duyduğu sevgi gün geçtikçe artmakta,bir taraftan tıpkı Farsça edebi metinler gibi aruz kalıpları ile rubailer,gazeller yazmaya çalışmaktadır. Ancak toplum,okul,arkadaş ve aile çevresinde halen Hıristiyan olarak tanınmaktadır.

Arapça metinlerle birlikte hadisi şerif ve bazı ayetleri de ezberlemeye başlar. Yazdığı beyitler, edebiyat hocasının gözünü doldurur. Hocası bir şiirini şu mısralarla övecektir:

Aferin yavrum güzel,hem de pek güzel,.................Aferin yavrum güzel gerçekten çok güzel
Manevi sûrî füyuzun berter etsin Lemyezel  ..........Manevi sevinç ve ilhamlarını artırsın Allah

Liseyi birincilikle bitiren Diyamandi,Arapça ve Farsça hocalarından özel dersler de alır. Üniversite tahsili için İstanbul’a hareket eder.

Genç Bir Avukat

İstanbul’da Hukuk mektebine giren Yamandi Molla,fakülteyi bitirdikten sonra devlet kademesinde görev alır. Bu esnada özel hocalardan edebiyat ve İslamî ilimler okumaya devam eder. Kendi ifadesine göre artık hidayet bulmuş,lisana dökemese bile kalpten Kelime-i Şehadeti çoktan kabul etmiş ve gizli Müslüman olarak yaşamaya başlamıştır. Meşhur mevlevi dedelerinden Ahmed Remzi Dede’den Mesnevî okur. Mesnevide Mevlana’nın mikrobu,serumu haber verdiğini görünce aşkı ve hayranlığı kat kat artar. Hatta Mevlana’nın hayata gözlerini yumacağı tarihi bir beyitte ebced hesabı ile ifşa ettiğine hayretle şahit olur. Mesnevi ve şerhlerini(açıklamalarını) kısa sürede okur.

Bir yandan devlet kademesinde görevine devam ederken diğer yandan şiir çalışmaları sürmekte,
Ankara Radyosunda çeşitli Mevlevi büyüklerinin hayatını anlatan sohbet programı yapmaktadır. Bu programlar, devrin gazete yazarları ve ediplerinin dikkâtini çeker. Kısa sürede edebiyat ve ilim çevrelerinde yer edinir.

Aşıklar Kâbesi
Mevleviler arasında Konya; Aşıklar Kâbesidir. Yaman Dede de kırklı yıllarda sık sık Konya’ya sefer eder. Şeb-i Arus törenlerinin özel davetlilerindendir artık. Biri İstanbul’a gelse ve “Ben Konya’dan geliyorum” dese Yaman Dede “Demek Sultanımızın şehrindesiniz” der; alır,yedirir,içirir ikram eder!... Konya ve Mevlana onun için özel aşk bestesinin vazgeçilmez iki notasıdır.

 

Müslümanlığını İlanı
1942 yılından itibaren, başta azınlıklara mensup kız ve erkek liseleri olmak üzere çeşitli okullarda Türk Edebiyatı ve Farsça okutan Yaman Dede, devlet hizmetinden ayrılmış, eğitimciliğin yanı sıra serbest avukatlık yapmaya başlamıştır.

Anadolu’nun çeşitli vilayetlerinde Mevlana konulu konferanslar verir. Ancak halen gizli bir mümindir. Namazını en kuytu semtlerin küçük mescitlerinde kılmakta,Ramazanda gizli oruçlar tutmaktadır. Kızı ve eşi inancından habersizdir. “Tam kırk yıl bazen sahursuz bazen iftarsız oruçlar tuttum, ama ailem bunu hiç bilmedi!..” der hatıratında. Avukatlıktan çok zamanını lise derslerine, gençliğin manevi aşkı tanımasına  ayırmaktadır.

15 Şubat 1942 de ismini değiştirir ve Mehmet Abdülkadir KEÇEOĞLU adını alarak nüfus idaresine ismini ve yeni dini İslam’ı tescil ettirir. Bu sırada 55 yaşındadır. Kırk yıldır sakladığı yeni kimliğini kuşanmış, ama o saatten sonra da aile içi sancı başlamıştır.

Ceketi Alıp Çıkmak

Üsküdar’daki evinde bir kış gecesi durumu kızı ve eşine açar. Karısı ve kızı o an feryadı basarlar. Haber Patrikhaneye kadar ulaşır. Dönemin Hıristiyan din adamları, ya Hıristiyanlığa dönmesi ya da karısından boşanması konusunda baskı yaparlar. Karısı bu ikilem karşısında kararlı bir tutum sergileyemez. Yaman Dede, zor ama cesur bir karar alır. Evden ayrılacak, yalnız yaşayacaktır.

Yerde dizlere kadar kar, havanın keskin ayaz olduğu bir Şubat gecesi ailesini toplar ve:“Aşkımın bedeli bu yaşananlar. Sizler sakın üzülmeyiniz. Aşk, ıstırapsız olmaz. Size acı vermeye hakkım yok. Bu ev ve içindekiler size kalsın. Elveda!..”

Ceketini alıp çıkmıştır artık. Üsküdar, Selamsız Yokuşundan iskeleye iner. Sabah ezanına kadar o soğukta sokakları ve sahili arşınlar. Sabah karşıda, Karaköy’deki avukatlık bürosuna geçer. Birkaç gece burada yatıp kalkar. Dostlarının,öğrencilerinin evlerine misafir olur bazı geceler. Kendi ifadesi ile dür artık.

Hocaların  Hocası
Azınlık okulları yanı sıra İstanbul İmam Hatip Okulu ve Y.İslam Enstitüsünde de Farsça derslerine girer. Bugün her biri kendi branşında otorite olan Prof.Dr.Hayreddin Karaman, Prof.Dr.Bekir Topaloğlu, Prof.Dr.Emin Işık,İstanbul Eski Müftüsü Selahaddin Kaya,Osman Nuri Topbaş gibi pek çok öğrenci Farsça’yı ondan öğrenir. Mevlana’yı onun gözyaşları içinde verdiği derslerden tanırlar. Allah,Rasülullah, Mevlana, Konya,Aşk deyince hüzün çöken,hemen ağlamaya başlayan ikinci bir kişinin görülmediği bu zatların beyanlarından anlaşılmaktadır.

İkinci Evliliği ve Vefatı
Dostlarının teşvik ve tanıştırması ile ilkokul öğretmenliğinden emekli Hatice Hanım’la hayatını birleştiren Yaman Dede, eski karısı ve kızını zaman zaman telefonla arayarak hediye ve ikramlarda bulunmayı ömür boyu ihmal etmemiştir.

1962 yılına gelindiğinde çok hasta olmasına karşın Acıbadem’deki evinden Bağlarbaşı’ndaki Yüksek İslam Enstitüsüne derslere gelmeye devam eder. O artık paltosu içinde zayıf, ceset gibi solgun,75 yaşın yorgunluğuyla bedenini sürüyerek yürümektedir.3 Mayıs 1962 Perşembe günü “Ölüm asûde bir bahardır” diyerek Hakka yürür. Öğrencileri ve yüzlerce seveninin omzunda Karacaahmet Mezarlığına defnedilir.

Bir İstirham
Karacahmet mezarlığının Küçük Selimiye Camii karşısındaki kapısından girişte yatar Yaman Dede. İstanbul’da yaşama bahtiyarlığına erenler,ya da yolu bir gün düşeceklere sesleniyorum:

Bu Hak aşığını mutlaka ziyaret ediniz. Küçük Selimiye Camii kapısını arkanıza alıp Karacaahmete girdiğinizde 15 adım yürüyünüz. Durduğunuz zaman solunuzda asırlık bir servinin altında karısı Hatice Hanımla yan yana yatan Yaman Dedeyi göreceksiniz. Siyah,yosun kaplı mezar taşı üzerinde şunları okuyacaksınız:

HuvelBaki
Mevlana Aşıkı Yaman Dede
Hakk’a kavuşmak için ircii emrine etti itaat.1304-3.5.1962

Bütün Hak aşıklarına binlerce Fatiha...

http://sufizmveinsan.com/sohbet/yamandede.html

 

 

11:39 - 22/11/2007 - Dostlarımızın Fikirleri {yok} - Sizin Fikriniz Nedir?


Peygambere Bağlılık

Kategori: oyku

 

PEYGAMBERİMİZE BAĞLILIK

 

Mekke'nin fethinden sonra İslâm'ı kabul edenler arasında Hz. Ebû Bekir'in babası Ebû Kuhâfe de bulunuyordu. Yaşı sekseni aşmış, âmâ bir kişi olan Ebû Kuhâfe, Hz. Peygamber'in huzurunda hidayete ermekte geç kalmışlığını telâfi edercesine aşkla kelimei şehadet getiriyordu. Bu esnada sevinmesi gereken "Sıddıyk" (yürekten tasdik edip, sorgusuz sualsiz bağlanan) lakaplı Ebû Bekir ağlıyordu. Fakat bu ağlayış bir sevinç ağlayışı değil üzüntü ağlayışıydı. Bu, meclisteki herkesin hayretine sebep olmuştu. Sordular:

- Ey Ebû Bekir, neden sevinilecek bir günde gözyaşı döküyorsun? Cevap verdi:

- Allah'ın Resulünün en büyük arzusu amcası Ebû Talibin müslüman olmasıydı. Fakat bu dileği bir türlü gerçekleşmedi. Ben isterdim ki şu anda benim babamın yerinde şehadet getiren Ebû Talib olsun, babamın Müslüman olmasından dolayı benim gönlüm hoşnud olacağına, amcasının Müslüman olmasından dolayı Allah Rasûlünün gönlü hoşnud olsun. İşte bu olmadığı için ağlıyorum.

 

islamihikayeler.com alıntıdır

17:23 - 13/8/2007 - Dostlarımızın Fikirleri {yok} - Sizin Fikriniz Nedir?


Sobelenmişim

Kategori: oyku

Image Hosted by ImageShack.us


Shot at 2007-06-28

 

 

 

 İgracım umarım ümitlerini boşa çıkarmamışımdır :)) inan içimden geldiği gibi yazdım 

 

 

SOBE Image Hosted by ImageShack.usFİKİR PAYLAŞIMI İÇİN;

 

İremnurumda bilir bu oyunu!   Çocukken oynardık, bugünlerede böylesi kısmetmişJ) Hayırlısı bakalım…

 

Bana yöneltilen soru “Rabbimizin bize verdiği bir musibet karşısında Tevekkül ettiğimizde Rabbimizin bize karşılık olarak ne ihsan ettiği” veya hangi karşılığı aldığım?? inşaAllah doğru anlamışımdır.

 

O kadar çok anım geçti ki gözümün önünden sizlerle öss heyecanı yaşadığım bir anımı paylaşmak istedim.

 

Seneeeee 1996

 

Orta ve Lise dönemlerinde okulumu genelde direk geçerdim.Ders çalışmasını da pek sevmezdim açıkçası Annecim hep der, Benim kızım çalışsaydı şöyle olurdu böyle olurdu.

Sağolsun, evin en şımarık çocuğu olma ünvanı 5 kardeşten bana verilmiştirJ)

 

Üniversite gibi bir idealim olmamıştı. Dolayısıylada hedef küçük oluncada sadece okul bitirsem bana yeter diyordum. Her neyse 1-2 ay dersaneye gittim.  Genelde kendim test çözdüm. Ve 1-2 arkadaşla (tıp kazandılarJ)) matematik çalıştık.

Gün geldi sınava girdik , netlerime baktım iyidi tamda planladığım gibi.Sanırım sonraydı tercihleri yaptık.Öyle böyle ek puanımla falan ben şimdi kesin tutturacam diyorum. Öylesine hesapladım ki kazanacağım bölüm 2 seçenekten (okuldan) mutlaka biri diyorum.

 

Beklenen gün geldi Sınav Sonuç Gazetesi aldık bakıyoruz; Benim kesin gözü ile baktığım   olumlusonucu alamamıştım öss numaram yoktu gazetede çok üzülmüştüm inanamamıştım

 

Çünkü ben zaten kazanamayacağımı umud etmediğim için ne lisede nede ortaokulda ders çalışmamıştım hadi bi deneyeyim bari diyerek çevremdeki arkadaşlarımın etkisi  ile koyulmuştum bu işe. Açıkçası kendime güvenim yoktu bu konuda.

 

Umut ile tekrar tekrar bakmama rağmen görememiştim ve büyük bir hayal kırıklığına uğramıştım.İçimden kendime olmadık laflar sarfedip çok kızmıştım. Aptal salak senin neyine sınava girmek sen kim oluyosun dedim dedim dedim…Ağladımda tabi… her zamanki gibiJ)

 

Daha sonra Rabbimden gelen her şeyin başımız üstünde yeri var.Bir gün Seyyid Abdülbaki  Hazretleri  Afyona gelmiş diye duyduk, Kardeşim ile beraber  Afyona ziyarete gideceğiz, Kardeşim bana bak abla otobüste ki insanlara daha dikkatli davran ! Bizim sofi gurbanlar olduklarından kardeşim daha hassas olmamız gerektiğini söylerdi. Canım Kardeşim, Rabbim ondan razı olsun.

Otobüsle kazasız belasız Afyona vardık çok şükür. Orada tabi erkekler ve bayanlar ayrı olduğundan Seyda hazretlerini uzaktan az bir süre görebildik.

 

Canım benim Muhammed Raşid hz.(Rabbim sırrını yüceltsin) Kızı Rakiye annem den bir tövbe tazeledik inş. O gün huzurla dolmuştum yanımda biricik kardeşim ile beraber bahçede yemyeşil otların üzerinde namazımızı kıldık ve daha sonra dua ettik bolca…

 

Ama ne dua bulmuşuz feyiz dolu bir mekan et edebildiğince …

 

 

O gün Rabbimden  her şeyin hakkımda hayırlı olması duasını çok ettim sanırım .

Bir anda karar verip  çok istediğim bir isteğim olmamıştı bu beni çok üzmüştü.

boynumu büküp  tevvekül ederek ettim bu dualarımı.

 

Ankaraya döndük ve akabinde ertesi yada ikinci günü dostlarım benim için mucize gibi bir şey olmuştu  eve bir sonuç kağıdı gelmiş annem aradı ve kardeşim ile beraber kazandığım bölümü okulu okumaya başladılar kulaklarıma inanamamıştım.

 

Gelen kağıtta oyıl ki açıklanan sınav sonuçlarında 1500 kişide yanlışlık yapıldığı ortaya çıkmıştı. Oseneye kadar ve sonrasında inanın ben böyle bir şey duymamıuştım.

 

Ve hemen 1 haftaya kadar gidip kayıt yaptırmamız gerekiyormuşJ))

 

Havalara uçmuştummm, Kazandığım bölümü ne siz sorun ne ben söyleyim şimdi sevmiyorum ne fayda :)))

 

Ve hep şunu dedim dostlarım Sadatın Himmeti ve duaları ile oldu inş. Seyda hazretleri sanırım dua etti bizim için dedim kendi kendime.

 

Başınızı ağrıttım hakkınızı helal edin inş. Düzeltmesiz alel acele yazmak zorunda kaldım.

 

 

 

Sobelediğim Dostlarımı Top 10 demiyeyimde karmaşık bir sıralama yapıyorum;

sık görüştüklerim diyeyeyim Çünkü herkesin yeri ayrı ayrı yüreğimizde;

 

 

Image Hosted by ImageShack.usNALEZARImage Hosted by ImageShack.usALIR Image Hosted by ImageShack.usNURSALKIMI

Image Hosted by ImageShack.us2563Image Hosted by ImageShack.usSOHBETSEVENLERImage Hosted by ImageShack.usAZADGÜLÜ

Image Hosted by ImageShack.usSIVISTImage Hosted by ImageShack.usYOLCU GIDIYORImage Hosted by ImageShack.usCENNETKOKUSU

Image Hosted by ImageShack.usDIGILAKImage Hosted by ImageShack.usVAKTIVISALImage Hosted by ImageShack.usMNELAMImage Hosted by ImageShack.usKADIFECE

 

Konuyu değiştirmedim oldukça güzel bir konu herkese kolaylıklar…

 

 

 

13:16 - 28/6/2007 - Dostlarımızın Fikirleri {18} - Sizin Fikriniz Nedir?


Sonraki Sayfa
Yeni Sayfa 3



Google Pagerank Checker Hakkımda
Gözler sözleri anlatır, sözler özleri anlatır, kaybedilmiş özü kazanmak icin işe gözden başlanmalıdır.Tasavvuf bir yaşamdır, tasavvuf oldukça insan yaşar, insan yaşadıkça tasavvuf var olur. Tasavufta ancak hayanızla yürüyebilir, takvanızla yaşayabilir, edebinizle oturabilirsiniz. Aksi takdirde yaşarken ölürsünüz.
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
FERZÂNE
MENZİL NET
SEMERKAND DERGİSİ
SON PEYGAMBER
TEVBE KAPISI
HAYKIRIŞ İSLAMİ FORUM
HACEGÂN İLAHİ GRUBU
DURSUN ALİ ERZİNCANLİ
SEMERKAND AİLEM
KALP HUZURU
MUSLUMAN GENC
RADYO ONBEŞ
Sultanlar Diyarı

Kategoriler
Boomp3.comSon Yazılar
- FİLİSTİN İNTİFADA NACİ EL ALİ
- S.Ihsan Erol´dan GAFLET sohbeti:
- MUSTAFA YILMAZ SUSUZ ÇÖLLERDEYİM
- SANA DAİR Dursun Ali Erzincanlı
- KALBİN GECE UYANIŞI TEHECCÜD
- Gülistan Dergisi Muhammed Yıldız
- MİRAÇ NE ZAMAN VE NE ZAMAN GERÇEKLEŞTİ? MİRAÇ NEDİR?
- O’na Dönsün Yüzün Mehmet IŞIK SEMERKAND DERGİSİ
- Başlıksız
- Zemzemin faydaları nedir, nasıl içilir? Zemzem suyu nasıl bulund
- Seyyid Abdülhakim EL-Hüseyni (K.S)
- GÜL SULTAN
- OSMANLI PADİŞAHLARI
- Cancağızım
- Dermanım Allah Yunus Emre
- Kara Yüzüm Emrullah Coşkun
- ESMÂ-ÜL HÜSNÂ VE ANLAMLARI
- Sana Kalbimi Getirdim
- Mektubat-ı İmam Rabbanî k.s.’den Tasavvufun Maksadı Ali Ka
- Kaside-i Nakşi Menzil Net Tasavvufi Yazılar
Cansofi

Ziyaretçi Defterimizi Okuyunuz

Ziyaretçi Defterimize Yazınız

CANDOSTLARIMIZ
Google
Untitled Document