Untitled Document



Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Untitled Document Yeni Sayfa 1







Gül Düşünürsen Gülistan Olursun, Diken Düşünüren Dikenlik Olursun Mevlâna K.s.

Gülistan Dergisi Muhammed Yıldız

Kategori: maillerim

Hani bir büyük sıkıntı anında kırılır ya, yüreğinizdeki bütün aynalar:Kırılarda hani, kırık aynalarda oynaşır ya hayalleriniz. Ümitleriniz tökezler de hani, tereddütlere düşersiniz ya kimi zaman:Çırpınırsınız ..

Hani çırpınırken uzanacak bir dost eli ararsınız, fakat bulamazsınız bir türlü; ve kala kalırsınız ya hani dertlerinizle baş başa, kimsesiz, dostsuz Ozaman bilin ki Allah kimsesizlerin kimsesidir Bilin ki Allah dosttur: Dost istersiniz Allah yeter!



Hani en soluksuz deminizde hayallerinizin kıyısına çömelip başınız ellerinizin arasında sevginize ağıt yakarsınız ya

Hani çözümsüzlüğe çaresizliğe tıkanır da uçan kuştan teselli arar hale gelirsiniz ya bazen

Hani yıllarınızı verdiğiniz yerde soluksuz kalıp yıllara kurban olursunuz da bir türlü anlaşılamamanın hicranına düşersiniz ya

Hani kuşlar şen çığlıklarla uçup geçerken üstünüzden bir Zümrüd-ü Anka olup onlarla birlikte uçmak istersiniz ya: Uçmak değil, kendinizden kaçmak

Hani kendi garipliğinizden, yalnızlığınızdan kaçmak istedikçe yalnızlığınıza, garipliğinize saplanırsınız ya boylu boyunca

YALNIZ DEĞİLSİNİZ:Herkesin ve her şeyin bittiği anlarda da Allah var!



Öyle bir an gelir ki, koca kainatın içinde ufalıp zerreleştiğinizi idrak edersiniz. Bir yanınızda acziniz, bir yanınızda zaafınız, bir yanınızda fakrınız ve dolu dolu çaresizliğinizle baş başa kalırsınız

İşte o an insanca iradenin çözüldüğü ve insanoğlunun kendinde vehmettiği gücün ayaklarına dolaştığı andır: O an gerçekten kulluk anıdır.

İradeniz çözülüp kendinizde vehmettiğiniz güçler ayağınıza dolandıkça derin aczinizle birlikte kulluğunuzu idrak edip Külli İrade Sahibine yönelin.

ŞİMDİ VAKİT DUA VAKTİDİR: " Duanız olmasaydı ne ehemmiyetiniz olurdu "buyuran Yaratıcı ya iltica vakti ...

Bütün kapıların kapandığını sandığınız anda dua kapısı ardına kadar açılır önünüzde, çarelerin bittiği yerde dua tek çare olarak karşınıza çıkar



Çözümsüzlüğe tıkanıp uyuyamadığınız uzun gecelerden bir gece kalkın. Şebnemlerin sabah meltemiyle kucaklaştığı bu hasret vaktinde rahmetin ve şefkatin tecellisini yatakta bekleyin tembelliğinizi sürüyerek dirilin

Uykusuz geçirdiğiniz koca bir elem gecesinde hangi problemi çözdüğünüzü düşünün. Kendinizi hırpalamanın dışında neye yaramış ki kuruntularınız, dertlenmenizle neyi halletmişsiniz?

Vah zavallı ben! Kendimde bir güç ve kudret vehmettikçe kudretim aczime çarpıp tuz-buz oluyor. Eğer idrak edebilseydim varlık sebebimi, gerçekten anlayabilseydim Rabbim gemisinde bir yolcu olduğumu, sırtımda dünya yüküyle kendime işkence eder miydim?



İstesek de, istemesek de dünya dönüyor, güneş doğuyor, yağmur yağıyor, rüzgar esiyor, çiçek açıyor İstesek de, istemesek de yaşlanıyoruz.

Bir saniye öncesi kaybımız, bir saniye sonrası ise meçhulümüz: Elimizde sadece yaşadığımız an var. Ne kadar çaresisiz!

Öyleyse bırakalım her şeye hükmeden versin hakkımızda en hayırlı hükmü.

Atın sırtınızdan dünya elemini, durun Allahın huzuruna; sonra diz çökün önüne, boyun bükün. Hükme tabi olup elemlerden kurtulmak varken, kendimizi hüküm mevkiinde sayıp rezil olmak niye? Üstelik takatımız yükümüzü taşımaya etmiyor.



Bin hamal gibi vehimlerimi ömür boyu taşımaktan bıktım; Artık Yaradana tümden teslim olup kullukta varlık aramak istiyorum.

Ya rab! Çaresi bulunan şeyde acze, bulunmayan şeyde yese düşürme bizi diye de dua ediyorum.

Zaten hayat da uzun bir duadır!


Muhammed  Yıldız

08:00 - 8/8/2008 - Dostlarımızın Fikirleri {4} - Sizin Fikriniz Nedir?


MİRAÇ NE ZAMAN VE NE ZAMAN GERÇEKLEŞTİ? MİRAÇ NEDİR?

Kategori: Belirtilmemiş
MÎRAC NASIL VE NE ZAMAN GERÇEKLEŞTİ?
Yrd. Doç. Dr. Salih Sabri Yavuz   
Mîrac Nedir?

Sözlükte "yukarı çıkmak, yükselmek" anlamındaki urûc kökünden türeyen mîrac kelimesi, "yukarı çıkma vasıtası, merdiven" demektir. Terim olarak Hz. Peygamberin göğe yükselişini ve Allah katına çıkışını ifade eder. İslamî kaynaklarda genellikle ele alındığı şekliyle Mîrac hadisesi iki safhada meydana gelmiştir. Rasul-i Ekrem'in bir gece Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya yaptığı yolculuğa İsrâ, oradan göklere yükselmesine Mîrac denilmiştir. Literatürdeki bu ayrım her iki terimin naslarda zikredilmesinden ileri gelmektedir. Geceleyin yürüme anlamındaki "sery" kökünden türeyen "isra", Kur'an'da bir sûreye ad olmuştur. Buna göre Allah, kudretinin işaretlerini göstermek için kuluna (Hz. Peygamber) Mescid-i Haram'dan, çevresi mübarek kılınan Mescid-i Aksa'ya geceleyin bir seyahat yaptırmıştır (el-İsra 17/1). Mîrac kelimesi Kur'an'da geçmemekle birlikte çoğul şekli olan meâric "yükselme dereceleri" manasında Allah'a nisbet edilmiştir (el-Meâric 70/3).

Semaya yükseliş tasavvuru eski Hint ve İran mitolojileriyle Yahudilik ve Hıristiyanlık geleneğinde de mevcuttur.

Buhari ve Müslim'de Mîracla ilgili olarak yer alan rivayetlerin ortak noktalarına göre olay şu şekilde cereyan etmiştir: Bir gece Rasûlullah Kabe'de Hicr veya Hatîm denen yerde iken -bazı rivayetlerde uykuda iken veya uyku ile uyanıklık arasında bir halde- Cebrail (a.s) geldi; göğsünü açtı, zemzemle yıkadıktan sonra içini iman ve hikmetle doldurup kapattı. Burak adlı bineğe bindirip Beytülmakdis'e götürdü. Rasûl-i Ekrem Mescid-i Aksa'da iki rekat namaz kılıp çıktığında Cebrail, biri süt biri şarap dolu iki kap getirdi. Rasûlullah süt dolu kabı seçince Cebrail "fıtratı seçtin" dedi, ardından onu alıp dünya semasına yükseltti. Semaların her birinde sırasıyla Adem, İsa, Yusuf, İdris, Harun ve Musa peygamberlerle görüştü; nihayet Beytülma'mur'un bulunduğu yedinci semada Hz. İbrahim'le buluştu. Sidret'ül- Münteha denilen yere vardıklarında yazıcı meleklerin kalem cızırtılarını duydu ve Allah'ın huzuruna çıktı. Burada Cenab-ı Hak elli vakit namazı farz kıldı. Dönüşte Hz. Musa, elli vakit namazın ümmetine ağır geleceğini söyleyip Allah'tan onu hafifletmesini istemesini tavsiye etti. Namaz beş vakte indirilinceye kadar Hz. Peygamberin Huzur-u İlâhiye müracaatı ve Hz. Musa ile diyalogu devam etti (Buhari: Salat,1; Tevhid,37; Enbiya,5; Bed'ül-halk,7; Menakıb,24/ Müslim: İman, 259, 262-263; Fezail,164). Bir rivayete göre Rasul-i Ekrem'e Mîracda Bakara Sûresi'nin son ayetleri indirilmiş ve Allah'a ortak koşmayanların affedileceği müjdesi

verilmiştir (Müsned,I, 422; Müslim, İman, 279).

Mîracla ilgili sahih rivayetlerde bazı farklılıklar mevcuttur. Hz. Peygamberin doğrudan Mescid-i Haram'dan semaya yükselişinin bildirilmesi böyledir. Ancak İsra ve Mîracın aynı gece gerçekleştiği kabul edilip rivayetlerin bütünü göz önüne alındığında Rasûl-i Ekrem'in Mescid-i Aksa'ya uğradığı ve burada İbrahim, İsa ve Musa'nın da içlerinde bulunduğu peygamberler topluluğuna namaz kıldırdığı anlaşılmaktadır (Müslim, İman, 259; İbn-i Hişam, II, 37-38). Diğer rivayetlere göre de Hz. Peygamber, olayı anlattığında Kureyşliler kendisini yalanlayıp Mescid-i Aksa hakkında sorular sorunca Allah O'na mescidi göstermiş ve böylece soruları cevaplamıştır (Müsned,I,309; Buhari, Menakıbu'l-ensar,41).

 

Ne Zaman Gerçekleşmiştir?

Mîrac, en sahih kabul edilen rivayete göre, birinci ve ikinci Habeşistan hicretinden sonra, Hz. Hatice ile Ebû Talip'in vefatlarını takip eden dönemde, Hicretten bir yıl önce meydana gelmiştir. Müslümanların çoğunluğu Mîracı Receb ayının 27. gecesinde kutlamaktadır.

 

Mîracda Bahsi Geçen Mescid-i Aksa Hangi Mescittir?

Mîrac'da adı geçen Mescid-iAksa'nın hangi mescid olduğu konusunda ayetlerde açıklama yapılmamış, sadece çevresinin mübarek kılındığı belirtilmiştir. Mescid-i Aksa'nın "uzak mescid" anlamına geldiği, halbuki Kur'an'da Filistin için "edne'l-arz" (en yakın yer) ifadesinin kullanıldığı (er-Rum 30/3) belirtilerek semavî  bir mescid olması ihtimali üzerinde durulmakla birlikte ( M. Hamidullah, I, 93) hem tarihî veriler hem de ayetteki ifadeler dikkate alındığında söz konusu mabedin tarihî bir gerçekliğinin olduğu anlaşılmaktadır. O dönemlerde mescidin mevcut olmaması daha önceleri Kudüs'te Mescid-i Aksa'nın bulunmadığını göstermediği gibi Mescid-i Aksa'nın müslümanların ilk kıblesi olduğu da bilinen bir husustur. Semavî dinlerde tevhid inancı açısından ibadetlerin ifası sırasında müminlerin yöneldiği mekân (kıble) bir amaç değil, araçtır. Bu mekanın üzerindeki binanın yüzyıllar içinde yıkılıp yeniden yapılması veya zaman zaman mevcut olmaması mekanın manevî konumunu engellemez.

 

 

Mîrac Ruhen mi Bedenen mi Gerçekleşmiştir?

İsra ve Mîracın mahiyetine yönelik en önemli tartışma bedenen mi ruhen mi gerçekleştiği konusundadır. Kelam ve Hadis alimlerinin çoğu olayın bedenen ve uyanık halde gerçekleştiği görüşündedir. İsra ve Mîrac, rüyada gerçekleşmiş olsaydı bu sıradan bir hadise olur, Kureyşliler de onu inkar etmezdi. Buna göre ayette geçen "abd" kelimesinden ruh-beden bütünlüğüyle Hz. Peygamber kastedilmektedir, ayetin zahirini tevil etmeyi gerektiren bir sebep yoktur. Ayrıca "sana gösterdiğimiz rüyayı ....insanlar için bir imtihan vesilesi yaptık" (İsra 17/60) ayetindeki rü'yet gözle görmeyi ifade eder, eğer uykuda görülen rüyayı kastetseydi bu bir imtihan vesilesi sayılmazdı. Hz. Aişe ve Muaviye b. Ebi Süfyan'dan rivayet edilen farklı yorumları da değerlendiren alimler, bu rivayetlerin hadis tekniği açısından problemler taşıdığını ileri sürmüştür. Fahreddin er-Razi, güneş ve gezegenlerin büyük kütlelerine rağmen çok hızlı hareket edebildiklerini söyleyerek Allah'ın dilemesi halinde başka bir varlığın da benzeri bir hıza ulaşabileceğini ileri sürer. Ona göre Hz. Peygamberin Mîraca yükselişi ihtimal dışı görülürse Cebrail'in inişine de aynı şekilde bakmak gerekir. Mîracın bedenen gerçekleştiğini temellendirme sırasında kelamcılar konunun daha çok Allah'ın irade ve kudreti dahilinde oluşuna ağırlık vermiştir. Bu çerçevede yapılan yorumlar meseleyi insan aklının anlayabileceği bir seviyeye indirgemeye dayanmaktadır. Ancak mucize anlamında ilahi ayetlerden olan bu hadiseyi tamamen aklî çerçeveye sokmak kolay değildir (Elmalılı,V, 3150).

İsra'nın ruhen gerçekleştiği görüşünü benimseyen alimler Hz. Aişe'nin "Rasulullah'ın bedeni yerinden ayrılmamış, o ruhuyla yolculuk yapmıştır" ve Muaviye'nin, "İsra Allah'tan gelen sadık bir rüyadan ibarettir" beyanları ile Hasan-ı Basrî'nin bu görüşe itiraz etmemesini delil kabul etmişlerdir (İbni İshak, 275; İbni Hişam,II, 40-41). İsra Sûresi 60. ayetindeki rüya ise gözle görmeyi değil düşte görmeyi ifade eder (Suyûtî, Şerhu Kıssati'l- İsra, s. 55).

İbni Kayyım ise Mîracın rüyada gerçekleşmesiyle ruhen gerçekleşmesi arasındaki farka dikkat çeker. Ona göre Hz.Aişe ve Muaviye bu olayın uykuda değil ruhen vuku bulduğunu söylemişlerdir. Uyuyan kimsenin gördükleri uyanıkken duyularıyla algıladığı şeylerin örneklerinden ibaret olur; böylece gökyüzüne çıkarıldığını görür, ancak ruhu yükseltilmez. Rasulullah'ın yükseltildiğini kabul eden iki gruptan biri ruh ve bedenle, diğeri ise bedeni olmadan ruhuyla Mîraca çıktığını söylemiştir. İkinci grup, Mîracın uykuda gerçekleştiğini ileri sürmemiş, ruhun bizzat yolculuk yaptığını kastetmiştir (Zadü'l-Mead, III, 40).

Çağdaş bir çok müellif de İsra ve Mîracın ruhen gerçekleştiği kanaatindedir. Bedenen gerçekleştiğini öne sürenlerin delillerini zayıf bulan Şibli Numanî,  İsra Sûresi'nin ilk ayetinde yer alan abd kelimesinin ruha atfedilebileceğini, bedenin her an değişikliğe uğrayabileceğini, kalıcı olanın ruh olduğunu söyler. Ayrıca Mîrac olayında geçen Mescid-i Aksa'nın dışındaki mekan ve hadiseler ruhanî aleme aittir. Dolayısıyla bu tecrübe ruhun maddi unsurlardan sıyrılarak melekût alemine yaptığı bir yolculuktur. Yine Şiblî'ye göre, bir şeyin imtihan konusu yapılması onun mutlaka olağanüstü sayılmasını gerektirmez (Asr-ı Saadet, II, 438-444). Muhammed Hamidullah da rivayetlerde geçen, "Uyku ile uyanıklık arasında bir durumda idim" ifadesinden hareketle bu seyahatin Hz. Peygamberin tam şuur halinde, fakat ruhunun hakimiyeti altında gerçekleştiğini söyler (İslam Peygamberi,I, 92).

İlgili ayet ve hadislerden İsra ve Mîracın bedenen veya ruhen gerçekleştiği sonucunu çıkarmak mümkündür. Ancak başta Buhari ve Müslim olmak üzere muteber kaynaklarda yer alan tasvir ve olaylar Mîracın ruhen gerçekleştiği görüşünü desteklemektedir. Mucizenin tanımı ve nübüvveti ispat etme fonksiyonu yönünden bakıldığında Mîracın, klasik mucize ölçüleri dışında Hz. Peygamberin manevî dünyasında gerçekleşip itminan ve güç veren olağanüstü bir hadise niteliği taşıdığı anlaşılır. Rasûl-i Ekrem'in hanımı Hz. Hatice ile amcası Ebu Talib'in vefatının, ayrıca maddi-manevi eziyetlere maruz kaldığı Tâif seferi dönüşünün ardından gerçekleşen Mîrac olayının O (sav)'na Allah tarafından lutfedilen manevi bir destek olduğu açıktır. Bu ilahî lütfun, son nebînin getirdiği mesajın Mescid-i Aksa'da kendilerine namaz kıldırdığı ve semalarda görüştüğü peygamberlerin mesajlarını ihya edeceği ve hak dinin bütün dinlere hakim olacağı (el-Fetih 48/28) şeklinde yorumlanması hem naslar hem de tarih açısından isabetli görünmektedir.

 

Hz. Peygamber Cenab-ı Hak'la Görüştü mü?

Hz. Peygamberin Mîracda Allah'ı görüp görmediği meselesi, onun sidretü'l müntehâda "iki yay ucu aralığı kadar" (kâbe kavseyn) Allah'a yaklaştığını ve O'nu gördüğünü bildiren ayetlere dayanır (en-Necm 53/ 7-14). Bu ayetlerde söz konusu edilen yaklaşmanın kimler arasında meydana geldiği ve Rasul-i Ekrem'in kimi gördüğü hususu iki şekilde anlaşılmaktadır:

Sahabeden Hz. Aişe, Abdullah b. Mesud, Ebû Zer el-Gıfârî, Ebû Hüreyre; tabiinden Mücahid, Hasan-ı Basrî, Katade ve müfessirlerin çoğu yaklaşma hadisesinin Hz. Peygamberle Cebrâil arasında gerçekleştiğini kabul eder.

Diğer görüş ise yaklaşmanın doğrudan Allah'la Rasul-i Ekrem arasında meydana geldiği şeklindedir. Enes b. Malik'den Şerik b. Abdullah yoluyla gelen Mîrac rivayeti buna delildir. Ancak hafızası zayıf olduğu bilinen Şerik'in nakledilen metni tam olarak koruyamadığı bilinmektedir.

Rivayetlerde sidretü'l-münteha'ya sadece peygamber ve meleklerin ulaşabildiği ve orayı geçmenin yalnız Rasulullah'a mahsus olduğu kaydedilir. Ancak İslam alimleri, Allah ve Rasulü arasında böyle bir yakınlaşmanın açıkça tecessüme delalet ettiğini ve ilgili metinlerin zaptı doğru olsa bile zahiri manalarıyla kabul edilemeyeceğini belirtmişlerdir. Allah'ın Peygambere veya Peygamberin Allah'a yaklaşması mekan ve mesafe kavramlarıyla değil Rasul-i Ekrem'in derece ve makamının yükselmesi, duasının kabulü ve çeşitli nimetlere mazhar kılınmasıyla açıklanmalıdır (Kadî İyaz, I, 205). Ayrıca, Necm Sûresi, İsra Sûresinden önce nazil olduğuna, İsra ve Mîrac da aynı gecede meydana geldiğine göre yaklaşma ve görmeyi ilgilendiren ayetle Mîrac olayı doğrudan bağlantılı değildir (Elmalılı, V, 3152).

 Son peygamber ınfo

 

 

 

10:31 - 29/7/2008 - Dostlarımızın Fikirleri {7} - Sizin Fikriniz Nedir?


O’na Dönsün Yüzün Mehmet IŞIK SEMERKAND DERGİSİ

O’na Dönsün Yüzün

Sevgilinin sevdiklerine yol bulup varamadığında oraya bakıp bakıp iç geçirmek, O’nu anmak, anmak ve yanmak… Bir kez varınca iştiyakla el vurup, yüz sürüp döne döne, yana yana ağlamak… İşte sevmek böyle bir şey…

Sevmek başka bir şey, anlatılmaz.
İnsana öyle şeyler yaptırır ki akıl almaz.
O ateş düşmeye görsün yüreğine, sel önüne düşmüşsün gibi sürükler seni.
Durup dururken ağlatır insanı, ufuklara baktırır uzun uzun.
Kim koyar bu sevgiyi içimize? Kim kanatlandırır bu yüreği?
Göremediğimiz, tutamadığımız duyguları sıcak su gibi bütün zerrelerimize indiren kim?
O bize bizden yakın, bizi bizden çok seven biri. Sevginin, sevgiyle çarpan kalplerin yaratıcısı; en sevgili.
Kalbinde kim var aklından neler geçer, hepsini bilen, sen unutsan da asla unutmayan sevgili…
O’na iman, O’nun sana sevgisine karşılık demek. İman gönül demek, sevda demek, aşk demek…

Bu aşk neler yaptırır adama, nerelere götürür? O’nun sevdikleri, değer verdikleri nasıl kıymet kazanır gözünde… O’nun sevdasına, O’nun dünyalara değişilmez hatırına ne yönelişlerdir onlar… O’nunla ahdine vefa, O’na sadakat, O’na boyun eğiş…

Sevgilinin sevdiklerine yol bulup varamadığında oraya bakıp bakıp iç geçirmek, O’nu anmak, anmak ve yanmak…
Bir kez varınca iştiyakla el vurup yüz sürüp döne döne, yana yana ağlamak… İşte sevmek böyle bir şey…

O’nun Misafiri Olmak

Medine’de En Sevgili’nin gözdesi var. Bir zamanlar senin benim için ağlamış olan, aşkın kaf dağını fethetmiş bir gönül var. O’nun kutlu bakışları neler söyler, neler anlatır? Hepsini bilir Yâr, en bilinmezine kadar…

O bilir bakışların taşıdığı anlamların bütün derinliklerini. Bilir de sevgi dolu bir dille bildirir sevdiğine:
“Biz görüyoruz senin sık sık yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu…
Seni elbette hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz.
Haydi döndür yüzünü Mescid-i Haram tarafına…
Sizler de (ey müminler) nerede olursanız olun yüzünüzü hep onun tarafına döndürün.” (Bakara, 144)
Sevgili bakılmasını ister, izinden koşulmasını, aranmasını, sevdiklerinin sevilmesini, değer verdiklerinin üstün tutulmasını…
En sevgili Mevlâ, mekândan münezzeh, zamandan münezzeh, ufacık insan aklının varabileceği sınırlardan münezzeh…

Ama işte O’nun “evim” dediği bir yer var. Gidenleri misafiri olarak kabul ettiği bir yer; Kâbe, Mescid-i Haram… Herkesin, nerede olursa olsun yüzünü çevirmesini istediği bir yer:
“Herkesin yüzünü döndüğü bir yönü, kıblesi var. Haydi siz iyiliğe güzelliğe koşun, yarışın.

Nerede olursanız olun Allah sizi bir araya getirir. Allah her şeye kadirdir.

Nereden yola çıkarsan çık, (ey Rasulüm) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Bu, Rabbinden gelen bir hakikattir. Allah sizin yaptıklarınızdan asla habersiz değil.
(Habibim!) Nereden yola çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de (ey inananlar) nerede olursanız olun yüzünüzü Mescid-i Haram tarafına çevirin…” (Bakara, 148-150)

İşte O’nun huzuruna dururken, o huzurda eğilirken, secde ederken yüzümüzü, gözümüzü, O’nun evine, Kâbe’ye çeviriyoruz. Her namazda gönlümüzle oraya gidiyoruz. Öyle değil mi, O’nun “evim” dediği, değer verdiği o mübarek yeri sevgi ve özlemle ziyaret etmekteyiz. Her gün en az beş kere ruhumuz kanatlanıp Kâbe’ye varır bizim.

Kalkıp Gitmek Var ya…

Bir de ruhuyla bedeniyle, bütün varıyla gitmek vardır oraya. Gücümüz yettiğinde bir sefercik bile olsa Kâbe’ye gitmek… Ona dokunmak, onu yaşamak… Eşiğinde yalvarmak, ne biriktiyse bir ömür orada içimizi dökmek… Alemlerin Övüncü’nün hatırasını yâd ederek, O’nun yaptığı gibi yaparak… Bunu istemek bile ne kutlu şey.

“Allah’ın evini haccetmek, yoluna gücü yeten bütün insanlar üzerinde Allah’ın hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki Allah bütün âlemlerden müstağnidir (hiçbir varlığa ihtiyacı olmayandır).” (Âl-i İmran, 97)

Hac aylarındayız. Bu kutlu dileği gerçekleşenler var, bir de gidemeyip geride kalanlar… Ama hepimizin en sevgiliye, O’nun sevdiklerine sevgisi kalbimizde. Hamd olsun… Gidemeyenler her namazda gidenlere gönül kanadıyla eşlik ederler. Bayram geldiğinde bayram namazında hep beraber onlara katılıp tekbir alırlar. Sonra mübarek Mina’da kurbanlarını kesen hacılara katılıp hayvanlarını kurban ederler. Oraya, Kâbe’ye yönelerek.

Rabbim!

Sevgini, sevdiklerinin sevgisini, sana yakın kılacak amellerin sevgisini kalbimizden eksik eyleme.
Bizi kulların arasına kat.

Mehmet IŞIK  Aralık 2007 SEMERKAND DERGİSİ

 

 

12:28 - 24/7/2008 - Dostlarımızın Fikirleri {2} - Sizin Fikriniz Nedir?


Zemzemin faydaları nedir, nasıl içilir? Zemzem suyu nasıl bulund

Kategori: Makaleler

Zemzemin faydaları nedir, nasıl içilir? Zemzem suyu nasıl bulundu? Faydaları ve fazileti nedir? Zemzemin mutlaka ayakta mı içilmesi gerekir? Oturarak içilemez mi?


Zemzemin tarihçesi kısaca şöyledir:

Hz. İbrahim (a.s.), Cenab-ı Hakkın emri üzerine hanımı Hacer validemizi ve henüz süt emmekte olan oğlu Hz. İsmail'i bugünkü Zemzem kuyusunun bulunduğu yere bıraktı. O tarihte Mekke'de hiçbir insan yaşamıyordu. İçecek su da yoktu. Hz. İbrahim, hanımı ve oğlu için biraz hurma ve bir miktar da su bırakarak oradan ayrıldı. Yiyecek ve içeceğin bulunmadığı bu ıssız yerde kalmak Hz. Hacer'e çok zor geldi. Ancak, kendilerini oraya bırakmasını Hz. İbrahim'e Cenab-ı Hak emrettiğine göre düşünmek yersizdi. Çünkü, rızkı veren Allah elbette kendilerinin durumunu da görüyordu.

Bir müddet sonra Hz. İbrahim'in bıraktığı su bitti. Hz. İsmail ağlamaya, su istemeye başladı. Annesi ne yapacağını şaşırdı. Süt yok ki emzirsin, su yok ki içirsin. Hz. İsmail'in ağlamalarına daha fazla dayanamadı. Safa Tepesine çıktı. Birini görebilmek ümidiyle sağa sola baktı. Kimseyi göremeyince de Safa ile Merve arasında koşmaya başladı. Yedinci defa Merve'ye çıktığında bir ses işitti. Zemzem Kuyusunun yanında Hz. Cebrail'i gördü. Cebrail (a.s.) kanadıyla (bir rivayette ayağıyla) yeri kazıyordu. Nihayet su göründü. Hz. Hacer buna çok sevindi. Suyun aktığını görünce, “Dur, dur” manasında “Zem zem” dedi ve su akmasın diye önünü kesti, havuz gibi yaptı. Bir taraftan da testisini dolduruyordu. Suyu aldıkça yerinde kaynıyordu. Testisi dolduktan sonra sudan içti ve Hz. İsmail'i emzirmeye başladı. Bu arada Cebrail (a.s.), Hacer'e hitaben:

“Sakın, ‘Helak oluruz, zarara uğrarız' diye korkmayın. İşte şurası Beytullah'ın (Kabe'nin) yeridir. O beyti şu çocukla babası yapacaktır. Muhakkak ki, Cenab-ı Hak o işin ehlini zayi etmez” dedi.(1)

İşte, Zemzem Kuyusunun ortaya çıkması bu şekilde oldu. Hz. Hacer suyun önünü kesmeseydi ve onu kendi halinde bıraksaydı, bu su bir ırmak olacaktı. Peygamberimiz (a.s.m.) bir hadislerinde bu hakikati şöyle beyan buyurur:

“Allah, İsmail'in annesi Hacer'e rahmet etsin. O, Zemzem'i kendi haline bıraksaydı veya avuçlamasaydı; muhakkak Zemzem akar, bir ırmak olurdu.” (2)

Zemzem, çok mübarek ve gıdalı bir sudur. Hz. Hacer ve Hz. İsmail, uzun müddet yemek yemeden bu suyla idare ettiler. Bir hadiste Peygamber Efendimiz Zemzem'in bu hususiyetine işaret etmiştir.(3)

Bir diğer hadiste de “Zemzem ne niyetle içilirse ona şifa olacağı” buyurulmuştur.(4)

Zemzemin ayakta içilmesi meselesine gelince:

İbni Abbas'tan (r.a.) gelen bir rivayette, Peygamberimizin, Zemzem suyunu ayakta olduğu halde içtiği rivayet edilir. İbni Abbas şöyle der: “Ben Resulullaha (a.s.m.) Zemzem ikram ettim, ayakta içti.”(5)

Bilindiği üzere Peygamberimiz bir hadislerinde ayakta su içmeyi yasaklamıştır.(6) Bu itibarla, hadis alimleri bu farklı rivayetleri birleştirmişlerdir. Sahih-i Müslim Şarihi Nevevi, bu iki farklı hadis hakkında şöyle der:

“Bu hadislerdeki yasaklama tenzihen mekruh şeklindedir. Ayakta su içmenin caiz olduğunu beyan içindir.” İmam Suyuti Hazretleri de, Peygamberimizin (a.s.m.), Zemzemi ayakta içmesini şöyle izah eder:

“Resul-i Ekremin (a.s.m.) Zemzemi ayakta içmesi, ayakta su içmenin caizliğini açıklama manasındadır.” Hanefi alimleri, İbni Abbas'ın rivayet ettiği hadise dayanarak Zemzemi ayakta içmenin müstehaplığına hükmetmişlerdir.

Kaynaklar

1. Buharı, Bedü'l-Halk: 29.
2. A.g.e.
3. Fethü'r-Rabbani, 23:248.
4. A.g.e., 23 247.
5. Müslim, Eşribe: 117; İbni Mace, Eşribe: 21
6. Müslim, Eşribe: 112; Ebû Davud, Eşribe: 13

Sorularla İslamiyet

 

13:33 - 12/6/2008 - Dostlarımızın Fikirleri {15} - Sizin Fikriniz Nedir?


Seyyid Abdülhakim EL-Hüseyni (K.S)

Kategori: tasavvuf

Seyyid Abdulhakim El-Hüseyni (K.S.)
2008-06-02 08:51:10

Gavs hazretleri... Büyük Mürşit... Seyyid Muhammed'in oğludur.

 

Gavs hazretleri... Büyük Mürşit... Seyyid Muhammed'in oğludur.

Seyyid Muhammed, Hazret'in halifelerindendi. Ancak üstatlarına: "Efendim, siz hayatta iken ben halifelik yapmam, bu yüzden beni ma'zur görün. Saadetli ömrünüz boyunca, bu fakiri dizinizin dibinden ayırmayın, gizleyin. Şayet benim ömrüm sizden sonra devam edecekse bu durumu birine bildirip, halifeliğimi vasiyet edersiniz." diyecek kadar mahviyet sahibi... Ne garip ki, bu zat mürşidinden evvel vefat edecek ve mürşidi de onun hakkında şu yücelik ifadesini kullanacaktır :

"Allah (CC)'a yemin ederim ki, şu memlekette Seyyid Muhammed gibisini görmedim. Sizler sakın onu zamanındaki diğer alimlerle karıştırmayın. Siz hiç kendisine halifelik verilipte bunun saklanmasını isteyen birini gördünüz mü? kendisi halifemiz olduğu halde yaşadığımız sürece bunun gizlenmesini istedi."

Seyyid Muhammed'in (K.S) H. 1322 tarihinin 10'una rastlayan perşembe günü öğle ile ikindi arasında Baykan ilçesinin Kermet köyünde bir oğlu dünyaya gelir.Seyyid Muhammed, bu durumu şöyle ifadelendirir: "Allah (CC)'ın lütfu ile bugün bir erkek çocuğum dünyaya geldi. Adını Abdülhakim koyup, sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okudum. Fıkıh alimi olması arzusuyla göbeğini "Basuri" adlı fıkıh kitabı üzerinde kestim."

Seyyid Muhammed'in Celaleddin adında bir oğlu daha olup bu çocuk beş yaşında vefat etmiştir. Hafize ve Esma adında iki de kızı vardır.

Şeyh Abdurrahmani Tahi'nin halifesi Şeyh Abdulkahhar (K.S) bir gün Arınç köyüne gelir. Çok küçük yaşta olan Şeyh Abdulhakim'i görünce, şöyle der: "Allah (CC) bağışlasın bu çocuk kimindir, bu ilerde büyük bir zat olacak. Ancak bir kusurunu görüyorum, çok halimdir."

Ayrıca Hazret de (K.S) Norşin'den Siyanüs'e gelince Seyyid Abdülhakim onu iki defa ziyaret edip, üçüncü kez ziyaretine gittiği zaman, "Bu kimin oğludur" dedi. Cemaat, "Seyyid Ma'rufun torunudur" Hazret (K.S) dua edip şöyle der: "Bu çocuk gelecekte büyük bir zat olacaktır.

Gavs'ın diğer sadat gibi tahsil hayatı çeşitli yerlerde geçmiştir.

Babasından Kur'anı öğrendikten sonra, Siyanüs köyündeki Hazretin medresesinde üç yıl, ardından Norşin'e giderek orada yedi yıl, Norşin'den Şeyh Fethullahi Verkanisi'nin köyüne gidip iki yıl, oradan da Arbo köyüne giderek üç yıl ve nîhayet Suriye'ye yönelip Hazne köyünde hem zahiri, hem batıni ilmine devam edip orada tamamlarlar.

Bilfiil yirmi altı yıl ilm tahsili ile uğraşırlar. İlim tahsil ettiği üstatları şunlardır:

1-Molla Muhammed Emin (Melle Mezin) Büyük Molla

2- Şeyh Muhammed Arbovi

3- Molla Zahir

4- Muhammed Selimi Hezani

5- Ahmed El Haznevi.

İki defa evlendiler. Birincisi kendilerinden on beş yaş büyük bir akrabasından dul bir hanımefendi Seyyide Fatıma. Bu evlilikten, Seyyid Muhammed, Seyyid Muhammed Raşid, Seyyid Zeynel Abidin (Bu zat küçük yaşta vefat etmiştir.) isminde üç oğulları, Halime ve Hatice isminde iki de kız çocukları olmuştur.

İlk zevcesinin teşvikiyle ikinci defa yine akrabasından olan Seyyide Sıdıka ile evlenmişlerdir. Bu izdivaçtan da, Seyyid Abdulbaki, Seyyid Ahmed, Seyyid Abdulalim, Seyyid Muhyiddin, Seyyid Enver adlı oğulları ve dört kızı olmuştur.

Zahiri ilimlerde büyük bir alim olan Gavs hazretleri ahlaken çok halim idi.

Onu görenler halinden etkilenip hidayete ererdi. Gavs, çoğu zaman şöyle derdi: "Üstat Abdulkahhari Zoheydi, hakkımda şöyle demiş: "Bu zat iyidir, ancak bir kusuru vardır. 0 da çok halim olmasıdır. Elhamdülillah bu kusur ne büyük bir kusurdur."

Doğru ve faydalı sözleri tamamen dinler gerekirse cevap verirdi. Yoksul kişilerle oturup sohbet eder, onların arzu ve isteklerini karşılayıp gönüllerini hoş tutardı.

Küçük çocukları çok sever ve derdi: "Çocuklara yedi yaşından itibaren namaz kılmayı öğretiniz, on, on beş yaşları arası kılmazlarsa icap ederse dövünüz. Siz bu çabayı gösterin, onlar sonunda bırakırsa ebeveynleri mesul olmaz. Gençlikte yapılan ibadet çok makbuldür. Bir insan gençliğinde Allah'a kulluk etmezse, ihtiyarladığı zaman ne dünyaya ne ahrete yarar.

Bir gün mübareğe dediler: "Efendim bazı kişiler sizin münkirliğinizi yapıyorlar, siz ne dersiniz." Cevaben buyurdular : "İmamı Şafii (R.A) buyuruyor: Huzuru İlahide Rabbi Teala bana şefaat hakkı tanırsa önce münkirlerime şefaat edeceğim. Çünkü onlar bizim terakki etmemize sebep oluyor. Elbet bizim iyiliğe iyilikle cevap vermemiz gerekir." Yine Hasanı Basri (R.A) de kendi gıybetini yapanlara, iyiliğe iyilikle muamele edilir deyip, bir tabak şeker hediye göndermiş " Allahü Teala' nın İzniyle biz de öyle yaparız, onları severiz."

Ahlaken olduğu gibi takvada da tek...

Bir gün bazı sofilere Fatiha suresini talim ettiriyordum lisanları değişik olduğundan bu kişiler "sıratellezîne" derken doğru telaffuz edemiyordu. Bu yanlışlıkları düzeltmek için onlara ders vermeye başladım. Bizim bu dersimize Bilvanis seyyidlerinden bir tanesi itiraz edip dedi:

- Bunu bırakın, sadatlardan söz edin. Çünkü bir laf eksiğe veya fazlalığa bakmazlar. Ben de:

- Eğer yapılan ibadetler şeriata aykırı olursa, Allah (C.C) katında makbul değildir, dedim. Seyyid bana kızarak dedi:

- Şah ı Hazne'nin huzurunda bir alim, Şahı Hazne'nin haline kalben itiraz etti. Bu durumun farkına varan Şahı Hazne o alime bir nazar etti. Alim yere düştü, sonra sarığı boğazına dolaştı. Seyyidin bu sohbetinden ben çok korktum. Çünkü mübarek Seyyiddir, kalbi incinmiştir. Ben de bu işte zarar etmiyeyim diye durumu Gavs'a anlatmak için mübareğin yanına vardım. Gavs hazretleri akşam rabıtası yapıyordu. Rabıtayı bitirdikten sonra, dönüp bana dedi ki:

- Allah (C.C)'ın yolu nasılsa insan öyle anlatmalıdır. İtiraz edip buna darılan, darılsın, hangi büyük kayayı isterse kafasını o taşa vursun.

Gavs hazretleri en çok Akaid ve ilmihal bilgilerini öğrenmeye teşvik edip, derdi: "Akidesi zayıf olanın imanı da zayıftır. Zayıf olan iman her zaman tehlikededir. Dinin ayakta kalması ilimledir." Şahı Hazne diyor: "Dünyayı isteyen ilim okusun, Ahireti isteyen de ilim okusun."

Bunun için ilim çok önemlidir. Bakınız Rabbi Teala buyuruyor: "Allah'tan gereği gibi ancak alimler korkar." însan hayatı dünyeviyesinin her anını sünneti seniyyeye göre ayarlamalıdır.

Hazret dünyayı değiştirdikten sonra, Gavs yarım kalan ilmi şeriatını tamamlayıp, seyri sulukunu yapmak için Şeyh Muhammed Selim-el Hizaniye intisap etmek ister.

Bu işe karar vermeden önce istihare yapan Gavs, gördüğü rüyayı şöyle anlattı:

- Rüyamda; Hazret, Şahı Hazne ve ben beraber bulunuyorduk. Hazret Şahı Hazne'ye şöyle dedi:

- Şeyh Ahmed, Seyyid Abdülhakim'in babasının bizde çok emeği vardır. Onun için sen ona gözün gibi bak. Bu rüyayı şahı Hazneye intisap için işaret sayan Gavs, doğru Hazne yolunu tutar. Şahı Hazne'yi ziyaret edip tarikat almak istediği zaman, Şahı Hazne der:

- Abdülhakim sen tarikat almadın mı?

- Gavs, evet kurban önceden almıştım. Şah-ı Hazne:

-Kimin tarikatını almıştın ? Gavs:

- Hazret (K.S)'ın tarikatını.

Bu cevabı tebessümle karşılayan Şah-ı Hazne der:

- Hepimiz Hazret'in tarikatındayız. Senin tarikat almana lüzum yoktur. Tövbe verip, tarikat vermez. Bu hale şahit olan Şahı Hazne'nin halifesi Molla İbrahim şöyle der: Seyyid Abdülhakim, niçin böyle yaptın, bir menfaat görmezsin, bak bir kişi bir mülk alsa, onu istediği gibi tasarruf edip kullanabilir ve fayda görür.

Kişi sahip olmadığı mülkün üzerinde tasarrufta bulunabilir mi? Elbette ki bulunamaz. İşte mürşidi kamil de böyledir. Kendi tasarrufuna alabilmesi İçin, kendi eliyle müride tarikat vermesi gerekir. Kendi müridi olmayan bir kişi üzerinde hiç bir mürşit tasarrufta bulunamaz.

Bu sözlere çok üzülen Seyyid Abdülhakîm der: Biz bu işin böyle olduğunu bilmiyorduk.

Bir gün tekrar Şahı Hazne'yi ziyaret eden Gavs, der:

- Kurban ben tarikat tazeleyeceğim, Şahı Hazne:

- Hepimiz Hazretin (K.S) tarikatındayız. Senin tarikat tazelemene lüzum yoktur. Gavs :

- Efendim ben o zaman talebe idim, tarikatla fazla meşgul olamadım.

Bu konuşmalardan sonra Şahı Hazne, Gavs'tan "îstihare" yapmasını ister. Bu söze çok üzülüp renkten renge giren ve mahzun olan Gavs der:

- Yoksa beni rahmet kapısına kabul etmeyecek mi? Ben nereye gideyim, imanım tehlikede, ben imanımı nasıl kurtaracağım?

Emir gereği istihare yapan Gavs, o gece gördüğü rüyayı halife Molla İbrahim'e anlatır. Rüyası şöyledir: Çok kalabalık bir cemaat vardı. 0 cemaatta Hazret, Şah-ı Hazne ve Şahı Hazne'nin halifesi Molla Mehmed de vardı. Namaz vakti olduğu zaman, Molla Ahmed kamet etti, Şahı Hazne de İmam oldu, bize namaz kıldırdı.Bu rüyadan Şahı Hazne'ye intisaba izin çıktığını bildiren Molla Mehmed der : Seyyid Abdülhakim, müjdeler olsun, işin tamam.

Rüyasını Şahı Hazne'ye anlattığı zaman, mübarek der:

"İnşaallah Hazret'in izni vardır. Gel sana tarikat vereyim."

Bu hale çok sevinen Gavs böylece Şahı Hazne'ye intisap eder.

devamı 2. sayfada

Bir gün tekrar Şahı Hazne'yi ziyaret eden Gavs, der:

- Kurban ben tarikat tazeleyeceğim, Şahı Hazne:

- Hepimiz Hazretin (K.S) tarikatındayız. Senin tarikat tazelemene lüzum yoktur. Gavs :

- Efendim ben o zaman talebe idim, tarikatla fazla meşgul olamadım.

Bu konuşmalardan sonra Şahı Hazne, Gavs'tan "îstihare" yapmasını ister. Bu söze çok üzülüp renkten renge giren ve mahzun olan Gavs der:

- Yoksa beni rahmet kapısına kabul etmeyecek mi? Ben nereye gideyim, imanım tehlikede, ben imanımı nasıl kurtaracağım?

Emir gereği istihare yapan Gavs, o gece gördüğü rüyayı halife Molla İbrahim'e anlatır. Rüyası şöyledir: Çok kalabalık bir cemaat vardı. 0 cemaatta Hazret, Şah-ı Hazne ve Şahı Hazne'nin halifesi Molla Mehmed de vardı. Namaz vakti olduğu zaman, Molla Ahmed kamet etti, Şahı Hazne de İmam oldu, bize namaz kıldırdı.Bu rüyadan Şahı Hazne'ye intisaba izin çıktığını bildiren Molla Mehmed der : Seyyid Abdülhakim, müjdeler olsun, işin tamam.

Rüyasını Şahı Hazne'ye anlattığı zaman, mübarek der:

"İnşaallah Hazret'in izni vardır. Gel sana tarikat vereyim."

Bu hale çok sevinen Gavs böylece Şahı Hazne'ye intisap eder.

Haznedeki günlerini mübarek şöyle anlattı:

Biz Hazne'de bulunduğumuz sürece Şahı Hazne bize hiç İltifat etmezdi. Bir ay kaldığım zaman bile ancak bir kaç kelam ederdi. Bu hale çok üzülürdüm. Bir gün yine bu düşünce ile mahzun bir haldeydim. 0 sırada şahı Hazne, bize şöyle sohbet yaptı: "Mürşidin zahirdeki iltifatına gönül bağlayan kişinin maneviyattan nasibi azdır. Müridin teslimiyeti kemal bulup mürşidinden feyz ve himmet alabilme liyakatine sahip olduğu zaman mürşit; o müride zahiren iltifat etmez."

Hilafet aldıkları sırada Taruni köyünde ikamet ediyorlardı. Oradan Bilvanis'e, sonra Kasrik'e en sonunda bugün medfun bulundukları yöreye hicret ettiler. Tarikat vermeye ilk defa Taruni köyünden başladılar. Burada Pazartesi ve Perşembe günleri teveccüh yapıp İnsanların hidayetine vesile olurlardı.

Gavs, hilafet alıp irşada başladıktan on bir yıl sonra Şeyhi Ahmed-ül Haznevi vefat etmiştir. Bu vefat hadisesinden sonra Gavs hazretlerine intisap edenlerin sayısı daha da çoğalmıştır. Bunlar İslam'ın emir ve hükümlerini en iyi şekilde öğrenip yaşamaya çalışıyorlardı. İntisap edenler arasında bazı şeyhler, halifeler ve başka tarikat müntesipleri de vardı. Soruldu: Muhabbet nedir? Nasıl olur?

Dediler ki: "Muhabbet Allah'tan (C.C) gelen bir lütuftur, 0 kimi isterse ona verir."

Soruldu: "Peki efendim, Allah (C.C) her şeye bir sebep kılmış. Muhabbeti tahsil etmek için sebep kılmamış mıdır?"

Dediler : "Efendim bizler hatme yapıyoruz. Sadatlar da bu işin üzerinde çok duruyorlar. Acaba bu hatmelerden bize ne fayda geliyor?"

Dediler: "Menfaatleri çoktur. Bir örnek verelim: Şimdi Resuli Ekrem (S.A.V) bize dese sen ümmetime en iyi bir amel tavsiye et, öğret. Bilir misiniz ben ne tavsiye ederim. Hatme-i Haceganı tavsiye ederim. Çünkü hatmenin reisi Resuli Ekrem (S.A.V)'dir.

Silsile-i şerif okunmaya başladıktan sonra, Resulü Ekrem (S.A.V) ruhaniyeti başta olmak üzere, diğer bütün sadatlar o halkaya iner. Ve orada bulunan bütün cemaatın arzularını kayıt ederler. Silsile okunması tamam olduktan sonra Resulü Ekrem (SAV)'in ruhaniyeti ve sadatlar o halkada bulunanların arzu ve isteklerini doğrudan Rabb'ül Alemin'e götürürler. Resulü Ekremin götürdüğü istekler hiç reddedilmez.

Soruldu: Efendimiz bize Öyle bir nasihat ediniz ki, onun sayesinde dünya ve ahirette kurtulalım.

Dediler: Kurtuluş için hürriyet ve iffete dikkat ediniz. Hürriyet demek; Bütün işlerde sebeplere değil, sebepleri yaratan Allah'a (C.C) bağlanıp teslim olmaktır. Bu saydıklarımız, kurtuluşun ilk kapısıdır. İffet ise, kişinin kendi nefsi veya başkalarının hesabına değil, bütün fiillerinde Allah'ın (C.C) emir ve hükmüne göre olmaktır.

Sordular: Efendim, ihlas ne demektir?

Dediler: İhlas, hiçbir sebep ve gaye olmaksızın Allah (C.C)'ın emir ve hükümlerini yalnız Allah(C.C) rızası için yapmaktır. Yani bütün gücünü Allah (C.C) yoluna sarf etmektir. Bu hal üzerine sebatın zahirine Takva, özüne de ihlas denir. Bir örnek verelim; kimin gayret ve düşüncesi midesine olursa kıymeti de ondan çıkan kadar olur. Malumdur ki, hayatını şöhret ve şehvete harcayanın sonu hüsrandır.

Sordular: Zahiri ve batıni darbelere nasıl dikkat edelim?

Buyurdular: Açık ve gizli edeplere dikkat ediniz. Abdestli olunuz. Günah işlediğiniz an tövbeyi terk etmeyiniz. Selefi salihin eserlerini okuyunuz. Öğrendiğiniz şeriatı tatbik ediniz. Bilgili kişilerin sohbet ve nasihatlarını kabul ediniz. Böylece Allah'ın (C.C) emirlerini yerine getirmeye gayret etmiş olursunuz. Bu saydıklarımız zahiri edeptir.

Batıni edep ise, kalbi masivadan temizlemektir. Bu zamanda kalbi masivadan kurtarmak çok zordur. Hafız-ı Şirazi şöyle diyor: "Ey kişi seni dostundan geri bırakan neyse kalbinden onu terk et.

Bakınız insan kalbi için şer hicap olduğu gibi hayırda hicap olur. 0 halde salikin ne hayra güvenmesi ne de şerden koruması gerekir. Allah'a güvenip yasaklardan sakınmalıdır. Şerlerin hepsi kendi nefsindendir. Hatta nefsin kendisi de şerdir. Şahı Hazne, bir gün bize şöyle sohbet etti:

Allah, bize, bizden daha yakındır. İnsan ise ne kadar hayasızdır. Çünkü Allah'ın huzurunda O'na isyan ediyor. Allah (C.C) ise ne kadar halimdir ki, asi günahkarı tövbeye çağırıyor. İlim insanı gaflete sevk ediyorsa büyük bir felakettir.

Bir zamanlar bir şeyh müritlerden birine bir tavuk verir. Der, oğul bu tavuğu hiç kimsenin görmediği bir yerde kes, getir. Mürit uzun zaman dolaşır, sonra tavuğu kesemeyip, şeyhinin yanına döner. Şeyhi ise suretini değiştirip niye emri dinlemedin diye müridi azarlar. Mürit der: Efendim, nereye gittimse Rabbim beni görüyordu. Sizin emriniz ise hiç kimsenin göremeyeceği bir yerde kesmem idi. Bu işi yapamadım, beni affedin.

Bakınız kalp tecelligahı ilahiyedir. 0 işe çok gayretlidir. Kulunun kalbinde Allah kendisinden gayrısını kabul etmez.

Sordular: Bir alim Kur'an, Hadis, Fıkıh ilmini bilir, selefin kitaplarını da okursa bir şeyhe bağlanmaya ne lüzum var?

Dediler: Bakınız, bir eczacıyı düşünelim. Bu kişi envayı çeşit otları bilir, bunlardan nasıl ilaçlar yapılacağını, bu ilaçların hangi hastalıklara yararlı olacağını da bilir. Doktorlar da bazı zamanlar bu bilgilerden esinlenerek teşhis ettikleri hastalıklara bu ilaçları verirler, eczacılardan aldıkları bilgiye dayanarak. Ama eczacı çoğu kez bir hastalığı teşhis edemez, reçete olmaksızın bir hastaya bazı ilaçları veremez. Verdiği takdirde, ilacı parasız dahi verse eğer ki, hasta zarar gördüyse eczacı cezalandırılır. Ayrıca bakınız, bir doktor çoğu kez kendi filmini çekemez. İki omuzu arasında bir yara olsa onu tedavi edemez. Alimleri de böyle kıyas etmek lazımdır. İnsan ahiret yolunda evvela avamdır. Kendisini masivadan kurtarması çok zordur. Oğlun dahi olsa, ehil değilse bir hastalığından mütevellid ameliyat lazım gelse ona yaptırmazsın. İşin mütehassısını ararsın. Mürşitler ehil kişilerdir. İzn-i İlahi İle insanları gafletten kurtarıp, yönünü Hak'ka döndürürler. Bakınız, devrimizde vaaz ve nasihat dinleyip hidayete gelen çok az kişi vardır. Ama şeyhler daha çok kişinin hidayetine vesile olurlar. Zamanımızda mutasavvıflar az olduğu için, insanlar isyana daha fazla düşmüştür. İrşad ehli zatlar, devrimizde azdır.

Soruldu: Nefs nedir? Ne gibi hileleri vardır? Buyurdular: Nefs, hayvani bir kuvvettir. Bu hayvani kuvveti idare eden, his ve hareket ise hamil bir latifedir. Bazı kişiler nefs buhurdan bir cevherdir, dedi Felsefeciler ise rüh-u hayvani derler. Nefs ilk defa şöhret ve şehveti emreder. İnsanın kalbine hayvani huylar verir. Makamı Suflidir. Onun için insanın kalbini aşağı çeker. Bütün fenalıklar nefse nisbet edilir. Kalb melekleşmeye, nefs ise hayvanlaşmaya meyleder. İnsanın esas vazifesi şer-i şerifi tahlil etmektir. Nefsin vazifesi, hayvani ve fena ahlakı terk ederek mücahede ile terbiye olup, güzel ahlakla ahlaklanmaktır.

Ruh daima marifet-i İlahiye ye meyyaldir. Görevi ise, kemaliyettir. Sır latifesinin görevi masivayı terk etmektir. Sır latifesi Hakk'ın kahrından rahmetine sığınır.

Hafi ise Cenab-ı Hak'tan feyzi celb ve kabul eder. Celb ettiği feyzi ruha ifaze eder. Ehfa, sırrın da sırrıdır. Onda kulun hiçbir müdahalesi yoktur.

Nefsin zatı ve maddesi değişmez, lakin sıfatı terbiye olup değişir. Mesela, Hz. Ömer (R.A), İslam'dan önce cehalet devrinde kızlarını diri diri toprağa gömerdi. İslami kabul ettikten sonra aynı Ömer (R.A), halife olmasına rağmen sırtına çuval yükleyerek, fakirlerin evlerine kadar ihtiyaç maddelerini taşımıştır. Her iki Ömer de (R.A) aynıdır. Sıfatları değişmiştir. Zatı ise aynıdır.

Nefs zikir ve riyazetle terbiye olur, Radiye ve Merdiye makamına çıkar. Sonra her hayrın membaı ve menşei olur. Şeriata teslim olan kendisi hakkında delil bile arayamaz.

Soruldu: Bunca ulema delili terk etmemişler, sizden ise delili terk etmenin mecbur olduğunu anlıyoruz, ne dersiniz?

Buyurdular: Çoğu ulema malum olanı müşahede etmek makamından, hırs ve aklın seviyesine inerler.İnişlerinden avamı hırs ve hayalin şüphesinden delille onları seviyelerine celp ederler. İbrahim (A.S), miraçlarında yıldız, ay ve güneşin mahluk olduğunu müşahede etmişlerdi. Peygamberlerin hepsi kamil doğar, inançları hakkında delile ihtiyaç görmezler. Lakin İbrahim (A.S) kavmine yol göstermek için onların makamına inip, his ve akıl seviyelerine göre onlara delil göstermiştir. Kur'an-ı Kerim'de işaret olunan mana bundan ibarettir. Kavmine şöyle delil gösterdi, farz-ı muhal, güneş, ay ve bu yıldızlar yaratıcıdır desek, hallerine bakıyoruz, değişiyorlar. Bunların her birisi birer kervan kafilesidir. Yürüyorlar ama onları yürüten başkadır. Yürütücü Allah'tır (C.C) Allahü Teala değişmez. Ezelidir, Ebedidir. Halik-i Mutlaktır.

İbrahim (A.S) böyle bir yolla kavmini inanmaya davet etmiştir. Ezeliyet meselesini onlara izah etmiştir. Aksi halde kendisi de kevkebin halik olmadığını bilirdi. Bunun içindir ki, ulema şöyle demiş: Din ilimlerini dindardan öğren. Çünkü dinsizin dinden bahsetmesi, gıyabî ve hayali bir vesveseden ibarettir. Dindar ise öyle değil, keşf-i Şuhudi olarak anlayıp ve zevkini tadıp ona göre tarif eder.

Soruldu: Peki efendim, kalbimizi bütün bu nefs ve vesveselere karşı nasıl galip getireceğiz?

Dediler: Kalbinizi dışta ehl-i fısktan gelen, içte ise nefs ve şeytandan gelen umum telkinlere sarfı nazar etmek ve kalpten zikretmekle kalp kuvvet bulur. Kalbin gıdası Allah'ı zikirdir. Nefsin gıdası ise yemek, içmek, giymek... vs.dir.

Sordular: Kalbimiz Allah'ı zikretmiyor, ne yapmalıyız?

Buyurdular: Dilinizi ona yardımcı kılınız. Her ne kadar İmam Gazali, gaflette zikir merduttur, demişse de bazı ulema da gaflette zikir etmek, zikirsiz gafletten daha iyidir, demiştir. Biz bu sözü tercih ediyoruz. Kalbi zikir, gafleti yok eder. Molla Cami de şöyle diyor: Zikri lisani kıyamette tartılır, faydasız değildir. Şah-ı Nakşibend (K.S)'den evvel Nakşibendiler yalnız iken gizli, toplu iken cehren zikrederlerdi. Halbuki yalnız iken dil ile zikir, hafi zikre dahildir. Hülasa, riyadan ari başkalarına göstermeksizin zikir mutlak evladır, demiştir. Bakınız Hiİkemi Ataiye'de şöyle denilmiştir:

"Gel ey Hak'ka isyan eden. muhabbet lafını terk et

Ki naşa yeste afalin bu davayı kılur batıl

0 dur bil aşıkı sadık, ne kim emretse maşuki

Tutar canı gibi, olur mu bir nefes atıl."

El-Fatiha..

Menzil.Net - Tarihimizden

 

12:59 - 5/6/2008 - Dostlarımızın Fikirleri {4} - Sizin Fikriniz Nedir?


Son Sayfa Sonraki Sayfa


Yeni Sayfa 3



Google Pagerank Checker Hakkımda
Gözler sözleri anlatır, sözler özleri anlatır, kaybedilmiş özü kazanmak icin işe gözden başlanmalıdır.Tasavvuf bir yaşamdır, tasavvuf oldukça insan yaşar, insan yaşadıkça tasavvuf var olur. Tasavufta ancak hayanızla yürüyebilir, takvanızla yaşayabilir, edebinizle oturabilirsiniz. Aksi takdirde yaşarken ölürsünüz.
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
FERZÂNE
MENZİL NET
SEMERKAND DERGİSİ
SON PEYGAMBER
TEVBE KAPISI
HAYKIRIŞ İSLAMİ FORUM
HACEGÂN İLAHİ GRUBU
DURSUN ALİ ERZİNCANLİ
SEMERKAND AİLEM
KALP HUZURU
MUSLUMAN GENC
RADYO ONBEŞ
Sultanlar Diyarı

Kategoriler
Boomp3.comSon Yazılar
- FİLİSTİN İNTİFADA NACİ EL ALİ
- S.Ihsan Erol´dan GAFLET sohbeti:
- MUSTAFA YILMAZ SUSUZ ÇÖLLERDEYİM
- SANA DAİR Dursun Ali Erzincanlı
- KALBİN GECE UYANIŞI TEHECCÜD
- Gülistan Dergisi Muhammed Yıldız
- MİRAÇ NE ZAMAN VE NE ZAMAN GERÇEKLEŞTİ? MİRAÇ NEDİR?
- O’na Dönsün Yüzün Mehmet IŞIK SEMERKAND DERGİSİ
- Başlıksız
- Zemzemin faydaları nedir, nasıl içilir? Zemzem suyu nasıl bulund
- Seyyid Abdülhakim EL-Hüseyni (K.S)
- GÜL SULTAN
- OSMANLI PADİŞAHLARI
- Cancağızım
- Dermanım Allah Yunus Emre
- Kara Yüzüm Emrullah Coşkun
- ESMÂ-ÜL HÜSNÂ VE ANLAMLARI
- Sana Kalbimi Getirdim
- Mektubat-ı İmam Rabbanî k.s.’den Tasavvufun Maksadı Ali Ka
- Kaside-i Nakşi Menzil Net Tasavvufi Yazılar
Cansofi

Ziyaretçi Defterimizi Okuyunuz

Ziyaretçi Defterimize Yazınız

CANDOSTLARIMIZ
Google
Untitled Document