cansofi 24 Takipçi | 4 Takip

AĞLAMAK MI ? / GÜLMEK Mİ ?

2008-03-11 09:19:00

Ağlamak mı Gülmek mi?   A. Haydar POLAT Cenabı Hakk'ın emânet olarak verdiği hayat süratle eriyor. Bu emanet, ne zaman geriye istenecek belli değil; davet her an gerçekleşebilir. Bir gün buralardan kuş gibi uçup gideceğiz. Bir yanımız Bediüzzaman gibi konuşuyor: "Eyvah, aldandık! Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zâyi ettik. Şu güzerân-ı hayat bir uykudur, rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür bir rüzgâr gibi uçar gider." İlâhî huzurda 'Eyvah!' dememek; ömür dakikalarını ibadete çevirmeye, cennet ve Cemalullah'a ulaşmaya; nefis ve malını Allah'a satmaya, her türlü imkânı Allah yolunda kullanmaya bağlıdır. Dünyevî ve fanî işlerde boğulmadan, bedenî arzulara yenik düşmeden, ebedler diyarına tâlip olunmalı ve Allah'ın rızası esas alınmalıdır. Sel gibi akıp giden hayat; geçtiği yerleri yeşertmeli, muhtaç gönüllere âb-ı hayat akıtmalıdır. Ömrümüzün bir günü daha geride kalıyor. Ömrümüzü ebede dönük işlerle değerlendirerek geçirmemiz gerekirken, maalesef eğlenerek, gülerek geçirebiliyoruz. Halbuki insanın, İlâhî huzurda kendini mahçup edecek, yüzünü kızartacak, karanlık ve kirli bir hayat bırakmaması gerekir. Sefâlet ve zillet içinde geçen bir ömür, gözyaşlarıyla yıkanması gerekirken, bedenî arzuları tatmin etmeye matuf israf edilmektedir. Bütün bu davranış ve hareketler, Allah ve Resulüllah'ın nefretine davetiye çıkardığı kadar, şeytanın celbine ve memnuniyetine de, sebep olmaktadır. Merhameti sonsuz Allah, ayağı kayıp düşen, günaha bulaşan kullarının günahlarını silinebilecek bir yazıyla yazıyor. İnsan samimi olarak müracaat edip, Allah'tan özür dileyip günahlarına tevbe etse, Allah, bütün günahlarını bağışlayacağını taahhüt ediyor: "De ki: "Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O Gafûr ve Rahîm'dir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı fazladır)... Devamı

İki Sevgi Denizinin Buluşması Mevlana k.s. ve Bediüzzaman Said N

2008-03-10 15:14:00

  iKİ SEVGİ DENİZİN BULUŞMASI Mevlana k.s. ve Bediüzzaman Said Nursi r.a   Günlerden Çarşamba’ydı ve takvimler 9 Aralık 1959’u gösteriyordu. Yaşlı adam istememesine rağmen, onu görmek ve elini öpmek isteyen insanlar arabanın etrafına toplanmıştı. Yaşlı adamın bu şehre geliş sebebi, Mevlânâ Hazretleri’nin türbesini ziyaret etmekti. Bu arada, evi Turizm Müdürlüğü’nün arkasında olan kardeşini de görmek istemişti; fakat onunla ancak arabanın açık camından bir süre görüşebildi. Yaşlı adam, öğle namazını kılmak için, arkasındaki kalabalıkla birlikte Selimiye Camii’ne yöneldi. Namazdan sonra emniyet yetkililerine, “Mevlânâ’yı ziyaret edeceğim.” demiş; fakat “Müze kapalı!” cevabını almıştı. Mevlânâ’nın torunlarından müze müdürü Mehmet Önder: “O vazife bana ait, ben hususi olarak gezdireceğim.” diyerek araya girdi. Yorgun adam, ziyaretini yalnız yapmak istiyordu; fakat halk ve sivil görevliler onu yalnız bırakmıyordu. Türbenin içine girdi ve Mevlânâ’nın sandukasının olduğu yere doğru ağır ağır yürüdü. Sandukanın yanında kıbleye döndü, derin bir teveccühle dua ederken bir taraftan da ağlıyordu. Türbeden çıktığında emniyet görevlisine şunları söyledi: “Ben size teşekkür ediyorum. El öptürmek bana azaptır, buna engel oldunuz. Siz maddî olarak bu memleketin emniyet ve asayişine hizmet ediyorsunuz; ben ise mânevî olarak hizmet ediyorum. Onun için bize bir vazife arkadaşı olarak bakın.”1Ziyaret ettiği Hak dostu, sevgi insanı Mevlânâ 1207’de Belh’te (bugünkü Afganistan) dünyaya gelmişti. Mevlânâ’nın yaşadığı dönemde aynı milletin kuvveti, kudreti beyliklere bölünmüştü. Bu iftirakın ateşini ancak Kur’ân nefesli, sevgi insanları söndürebilirdi. Bu erenler, devrin ihtiyacına göre İslâmiyet’in zihin ve gönüllere huzur veren hakikatlerini dilden dile dolaşan şiirler ve temsiller yoluyla anlatıyorlardı. Mevlânâ, Yunus Emre ve muasırı... Devamı

Aşk Leyla ve Gerçek

2008-03-10 11:52:00

  Aşk Leyla ve Gerçek Leylâ… Gölgede kalmış aşkının kâtili mi, yoksa Mecnûn’a verilen bir hediye miydi? Bu hikâye, gören ve görmeyen kalplere göre şekil değiştirdi. Görenler için hikâye, Mecnûn Leylâ’yı tanıyamadığında anlam kazandı. Görmeyen kalpler içinse, hikâye, ayrılıkla sonlandı. Bilseydi yüzyıllarca anılacağını yine de salınır mıydı, adına “insan” denen âlemlerin yanında… Tebessüm eder miydi yine; sonsuzluğa özenen tartışmaların konusu olacağını söyleselerdi. Leylâ… Bilseydi yine de ister miydi “ölemeyen” Leylâ olmayı… Mecnûn’a dökülen gözyaşlarının, Leylâ’ya vurulan kamçılar olduğunu bilmeden çok şey aradık bu hikâyede… Kimi yalnızca aşkta takılı kaldı, kimi ise aşkı tanımladı. Aslında aklını kullananlar için nice gerçekler vardı bu hikâyede… Kâh tasavvuf meclislerine misafir oldu Leylâ ile Mecnun, kâh haberleri olmadan aşkları çalındı lâyık olmayanlarca…   Ama hep Mecnûn acılarla yandı… Leylâ hep umursamaz sanıldı… Leylâ… Yalnızca Mecnûn olmuş Kays’ı değil, asırları sürükledi peşinden… Aşkın en büyük kraliçesi oldu istemeden... Acıyan yüreklerin sebebi kılındı ismi kullanılarak… Çünkü artık ağlayan her bir kalbin suçlusunun diğer adı da Leylâ idi.. Peki Leylâ kimdi? Ruhu uykusundan uyandıran hislerin tek anahtarı neden bu isimde saklı idi?! Leyla, mâşuk olmaktan çok mu mutlu idi? O’nun aşkıyla yanan Kays’a “Mecnun” denildiğinden beri o da artık Leyla değildi. Bu ayrılık, aslında büyük bir vuslatı beraberinde getirdi. Ve birbirlerinin bedenlerini göremedikleri andan itibaren aslında onlar sonsuza kadar birlikte olmanın kitabını kâinâta hediye etmişlerdi. Mecnûn şanslı olduğunu hiç fark edememişti. Henüz Leylâ’sını dahî bulamayan, ancak Mecnûn olma yarışlarında sıraya giren çok insan yitip gitmişti. Bilseydi taklitlerinin çokluğunu, o da Leylâ... Devamı

Hal Dili Semerkand Dergisi'nden

2008-03-05 14:44:00

Bir Kalp Bir SevgiŞah-ı Nakşibend k.s. Hazretleri anlatır:Seyyid Emir Külâl k.s. Hazretleri’ni görme arzusu gönlümü sarmıştı. Onu bir kez daha görebilmek için Nesef şehrine doğru yola koyuldum. Cîrân Ribatı’na ulaştığımda, elinde uzun bir sopası ve başında da keçeden yapılmış bir külahı bulunan bir atlıyla karşılaştım. Bu kişi bana yaklaştı, elindeki sopasıyla bana hafifçe dokunup:– Halil’i gördün mü, diye sordu.Kendisine cevap vermek istemedim. Ama o kişi tekrar yolumu keserek çevremde dolanıp durdu. Kendisine:– Senin kim olduğunu biliyorum! Fakat sana ayıracak ne vaktim ne de sevgim var. Benim bir kalbim var, onu da mürşidime verdim. Başkasına verecek ikinci bir kalbim yok, dedim.O zat benimle sohbet etmek istiyordu. Ama oralı olmadım ve yanından ayrıldım. Seyyid Emir Külal Hazretleri’nin huzuruna vardığımda:– Yolda karşılaştığın zat Hızır a.s.’dı. Niçin ona iltifat etmedin, diye sordu. Ben:– Evet onun Hızır a.s. olduğunu biliyordum ama sizi görmek arzusuyla yola düşmüşken, sizden başkasıyla meşgul olamazdım, dedim. Seyyid Emir Külal Hazretleri yaptığımın doğruluğunu tasdik edip, verdiğim cevaptan memnuniyetini belirtti. (Ahmed Sıddıkî, Şah-ı Nakşibend, Arifler Yolunun Edepleri)Kim Neye ÇalışırsaMuhammed Raşid k.s. Hazretleri diyor ki:“Kim Şah-ı Nakşibend k.s. Hazretleri’nin amelini yaparsa Şah-ı Nakşibend gibi olur. Kim de şeytanın amelini yaparsa şeytan gibi olur.” (Hayat Dengemiz, S. Muhammed Saki Erol)Neden Sofi Olunur? İmam Rabbânî k.s. Hazretleri şöyle diyor:“Bir mürşit terbiyesine girmekten maksat; hakiki imana ulaşıp, ilâhi emir ve hükümleri muhabbetle uygulamaktır.” (Mektubât) En Büyük DüşmanŞeyh Sa‘di Şirazî k.s. anlatıyor:Büyüklerden birinden, “Senin en inatçı düşmanın, iki yanın arasında bulunan nefsindir.” anlamındaki hadisi açıklamasını istedim. Şöyle cevap verdi: “Bunun manası şudur: Herhangi bir düşmanın hediye ile, ikram ve iltifatla dostl... Devamı

Aile Ve Manevi Hayat

2008-03-05 09:22:00

Aile ve Manevi Hayat   Günümüzde insanların çoğu bunalım içindedir. Bunun tek sebebi, fakirlik, işsizlik, yalnızlık bekârlık, hastalık veya istiyarlık değildir. Böyle olmayanlarında huzuru yoktur; endişe korku ve stres bunalıma dönüşmüştür. Asıl sebep huzurun yanlış yerde aranması ve kalp hastalığıdır. Buna hedef sapmasıda diyebiliriz.   İnsanın kalbi günahlarla kirlenir, zayıflar, hasta olur. Hatta günahta devam ve ısrar edilirse kalp mânen ölür. O zaman insan et ve kemikten ibaret bir varlık olur. Bu durumda onu hiçbir şey tatmin etmez, kendisine daimi bir huzur vermez. Her zevki anlık olur; kısa sürede biter. Her bitiş kalbe bir endişe atar, hasret bırakır, gelecek korkusu salar.Halbuki insan yüce aşk için yaratılmıştır. Bütün kabiliyetler ona bunun için verilmiştir. İnsanın hakikati olan kalbin huzuru yüce Allah iledir. O’nun dışında hiç bir şey kalbi daimi bir huzura, sükûna,sevgiye ve emniyete ulaştıramaz, acısını dindiremez, korkusunu gideremez; çünkü kalbin sahibi yüce Allah şu kesin hükmü haber vermiştir.   “Uyanın ve şunu anlayın! Kalpler ancak Allahın zikri ile huzur bulur.” Rad13/28   Bunun için insanların ve cemiyetin huzurunu sadece yemek, içmek ve eğlencede aramak yanlıştır; bu beyhude bir çırpınıştır. Bunun için bir insanı, aileyi ve cemiyeti ayakta tutan manevi ilaçlardan bazılarını hatırlayacağız. Bunlar zikir, dua, rıza, sabır, kanaat, sadaka, cömertlik, hayır ve hizmet gibi kalbe ilâhi rahmeti çekecek ve insanı mânen destekleyecek amellerdir.   S.Muhammed Saki Erol, Aile Saadeti    ... Devamı