Untitled Document




Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Untitled Document Yeni Sayfa 1









Gül Düşünürsen Gülistan Olursun, Diken Düşünüren Dikenlik Olursun Mevlâna K.s.

S.Ihsan Erol´dan GAFLET sohbeti:

Kategori: tasavvuf





S.Ihsan Erol´dan GAFLET sohbeti:


Allah dostlari en büyük musibet olarak, gafleti ve
yüce Allah'a karsi itaatsizligi görmüslerdir. Bir gün bir Allah dostu kan revan
içinde, bütün vücudu kurtlar tarafindan yenmis halde yatiyordu. Bu arada söyle
dua buyuruyordu;Yarabbi sana sonsuz hamd olsun. Sana sonsuz hamdler olsun ki
bana en büyük belalari vermissin. Bir diger veli bir gün bu zatin yanina geliyor.
Onu gözü kapali halde sürekli bu dualari tekrarlarken görüyor; bundan büyük
belami olur, ey arkadas diye diye kendini sormaktan alamiyor. O da  tabi
diyor. Allah'a karsi itaatsizlik yapmiyorum, gaflet denizi içinde
yüzmüyorum,dilim zikirsiz kalmiyor, zaten bu vücudu kabirde kurtlar böcekler
yemeyecek mi? Iste en büyük belalar itaatsizlik ve gaflettir.

Allah dostlari, baslarina isabet eden bütün bela ve musibetlere imtihan gözüyle
bakarlar. Dünyanin bela ve musibetlerine önem vermezler. Gaflet içinde
bulunmasinlar da,diger baslarina gelenler çok kayda deger degildir onlar için.
Çünkü onlar için en degerli hazine,gafletsiz geçen bir ömürdür. Dünyada olanlar
Hz. Eyyubun basina gelenler misali hep imtihandir. Insallah bizlerde gaflet
içinde bulunmayalim. Nazarinda ne kadar emsalsiz bir nimet oldugunu iyi
anlayalim. Nazar, en az ayda bir kere mürsidini görmektir. Ya sen onu göreceksin,
ya o seni görecek. Fotografini görmek , vekillerini görmek hiç fayda getirmez.
Yalnizca canli ve zahiren görmek lazimdir

Kalp huzuru com' alıntıdır.

- 27/10/2008 - Dostlarımızın Fikirleri {29} - Sizin Fikriniz Nedir?


Seyyid Abdülhakim EL-Hüseyni (K.S)

Kategori: tasavvuf

Seyyid Abdulhakim El-Hüseyni (K.S.)
2008-06-02 08:51:10

Gavs hazretleri... Büyük Mürşit... Seyyid Muhammed'in oğludur.

 

Gavs hazretleri... Büyük Mürşit... Seyyid Muhammed'in oğludur.

Seyyid Muhammed, Hazret'in halifelerindendi. Ancak üstatlarına: "Efendim, siz hayatta iken ben halifelik yapmam, bu yüzden beni ma'zur görün. Saadetli ömrünüz boyunca, bu fakiri dizinizin dibinden ayırmayın, gizleyin. Şayet benim ömrüm sizden sonra devam edecekse bu durumu birine bildirip, halifeliğimi vasiyet edersiniz." diyecek kadar mahviyet sahibi... Ne garip ki, bu zat mürşidinden evvel vefat edecek ve mürşidi de onun hakkında şu yücelik ifadesini kullanacaktır :

"Allah (CC)'a yemin ederim ki, şu memlekette Seyyid Muhammed gibisini görmedim. Sizler sakın onu zamanındaki diğer alimlerle karıştırmayın. Siz hiç kendisine halifelik verilipte bunun saklanmasını isteyen birini gördünüz mü? kendisi halifemiz olduğu halde yaşadığımız sürece bunun gizlenmesini istedi."

Seyyid Muhammed'in (K.S) H. 1322 tarihinin 10'una rastlayan perşembe günü öğle ile ikindi arasında Baykan ilçesinin Kermet köyünde bir oğlu dünyaya gelir.Seyyid Muhammed, bu durumu şöyle ifadelendirir: "Allah (CC)'ın lütfu ile bugün bir erkek çocuğum dünyaya geldi. Adını Abdülhakim koyup, sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okudum. Fıkıh alimi olması arzusuyla göbeğini "Basuri" adlı fıkıh kitabı üzerinde kestim."

Seyyid Muhammed'in Celaleddin adında bir oğlu daha olup bu çocuk beş yaşında vefat etmiştir. Hafize ve Esma adında iki de kızı vardır.

Şeyh Abdurrahmani Tahi'nin halifesi Şeyh Abdulkahhar (K.S) bir gün Arınç köyüne gelir. Çok küçük yaşta olan Şeyh Abdulhakim'i görünce, şöyle der: "Allah (CC) bağışlasın bu çocuk kimindir, bu ilerde büyük bir zat olacak. Ancak bir kusurunu görüyorum, çok halimdir."

Ayrıca Hazret de (K.S) Norşin'den Siyanüs'e gelince Seyyid Abdülhakim onu iki defa ziyaret edip, üçüncü kez ziyaretine gittiği zaman, "Bu kimin oğludur" dedi. Cemaat, "Seyyid Ma'rufun torunudur" Hazret (K.S) dua edip şöyle der: "Bu çocuk gelecekte büyük bir zat olacaktır.

Gavs'ın diğer sadat gibi tahsil hayatı çeşitli yerlerde geçmiştir.

Babasından Kur'anı öğrendikten sonra, Siyanüs köyündeki Hazretin medresesinde üç yıl, ardından Norşin'e giderek orada yedi yıl, Norşin'den Şeyh Fethullahi Verkanisi'nin köyüne gidip iki yıl, oradan da Arbo köyüne giderek üç yıl ve nîhayet Suriye'ye yönelip Hazne köyünde hem zahiri, hem batıni ilmine devam edip orada tamamlarlar.

Bilfiil yirmi altı yıl ilm tahsili ile uğraşırlar. İlim tahsil ettiği üstatları şunlardır:

1-Molla Muhammed Emin (Melle Mezin) Büyük Molla

2- Şeyh Muhammed Arbovi

3- Molla Zahir

4- Muhammed Selimi Hezani

5- Ahmed El Haznevi.

İki defa evlendiler. Birincisi kendilerinden on beş yaş büyük bir akrabasından dul bir hanımefendi Seyyide Fatıma. Bu evlilikten, Seyyid Muhammed, Seyyid Muhammed Raşid, Seyyid Zeynel Abidin (Bu zat küçük yaşta vefat etmiştir.) isminde üç oğulları, Halime ve Hatice isminde iki de kız çocukları olmuştur.

İlk zevcesinin teşvikiyle ikinci defa yine akrabasından olan Seyyide Sıdıka ile evlenmişlerdir. Bu izdivaçtan da, Seyyid Abdulbaki, Seyyid Ahmed, Seyyid Abdulalim, Seyyid Muhyiddin, Seyyid Enver adlı oğulları ve dört kızı olmuştur.

Zahiri ilimlerde büyük bir alim olan Gavs hazretleri ahlaken çok halim idi.

Onu görenler halinden etkilenip hidayete ererdi. Gavs, çoğu zaman şöyle derdi: "Üstat Abdulkahhari Zoheydi, hakkımda şöyle demiş: "Bu zat iyidir, ancak bir kusuru vardır. 0 da çok halim olmasıdır. Elhamdülillah bu kusur ne büyük bir kusurdur."

Doğru ve faydalı sözleri tamamen dinler gerekirse cevap verirdi. Yoksul kişilerle oturup sohbet eder, onların arzu ve isteklerini karşılayıp gönüllerini hoş tutardı.

Küçük çocukları çok sever ve derdi: "Çocuklara yedi yaşından itibaren namaz kılmayı öğretiniz, on, on beş yaşları arası kılmazlarsa icap ederse dövünüz. Siz bu çabayı gösterin, onlar sonunda bırakırsa ebeveynleri mesul olmaz. Gençlikte yapılan ibadet çok makbuldür. Bir insan gençliğinde Allah'a kulluk etmezse, ihtiyarladığı zaman ne dünyaya ne ahrete yarar.

Bir gün mübareğe dediler: "Efendim bazı kişiler sizin münkirliğinizi yapıyorlar, siz ne dersiniz." Cevaben buyurdular : "İmamı Şafii (R.A) buyuruyor: Huzuru İlahide Rabbi Teala bana şefaat hakkı tanırsa önce münkirlerime şefaat edeceğim. Çünkü onlar bizim terakki etmemize sebep oluyor. Elbet bizim iyiliğe iyilikle cevap vermemiz gerekir." Yine Hasanı Basri (R.A) de kendi gıybetini yapanlara, iyiliğe iyilikle muamele edilir deyip, bir tabak şeker hediye göndermiş " Allahü Teala' nın İzniyle biz de öyle yaparız, onları severiz."

Ahlaken olduğu gibi takvada da tek...

Bir gün bazı sofilere Fatiha suresini talim ettiriyordum lisanları değişik olduğundan bu kişiler "sıratellezîne" derken doğru telaffuz edemiyordu. Bu yanlışlıkları düzeltmek için onlara ders vermeye başladım. Bizim bu dersimize Bilvanis seyyidlerinden bir tanesi itiraz edip dedi:

- Bunu bırakın, sadatlardan söz edin. Çünkü bir laf eksiğe veya fazlalığa bakmazlar. Ben de:

- Eğer yapılan ibadetler şeriata aykırı olursa, Allah (C.C) katında makbul değildir, dedim. Seyyid bana kızarak dedi:

- Şah ı Hazne'nin huzurunda bir alim, Şahı Hazne'nin haline kalben itiraz etti. Bu durumun farkına varan Şahı Hazne o alime bir nazar etti. Alim yere düştü, sonra sarığı boğazına dolaştı. Seyyidin bu sohbetinden ben çok korktum. Çünkü mübarek Seyyiddir, kalbi incinmiştir. Ben de bu işte zarar etmiyeyim diye durumu Gavs'a anlatmak için mübareğin yanına vardım. Gavs hazretleri akşam rabıtası yapıyordu. Rabıtayı bitirdikten sonra, dönüp bana dedi ki:

- Allah (C.C)'ın yolu nasılsa insan öyle anlatmalıdır. İtiraz edip buna darılan, darılsın, hangi büyük kayayı isterse kafasını o taşa vursun.

Gavs hazretleri en çok Akaid ve ilmihal bilgilerini öğrenmeye teşvik edip, derdi: "Akidesi zayıf olanın imanı da zayıftır. Zayıf olan iman her zaman tehlikededir. Dinin ayakta kalması ilimledir." Şahı Hazne diyor: "Dünyayı isteyen ilim okusun, Ahireti isteyen de ilim okusun."

Bunun için ilim çok önemlidir. Bakınız Rabbi Teala buyuruyor: "Allah'tan gereği gibi ancak alimler korkar." însan hayatı dünyeviyesinin her anını sünneti seniyyeye göre ayarlamalıdır.

Hazret dünyayı değiştirdikten sonra, Gavs yarım kalan ilmi şeriatını tamamlayıp, seyri sulukunu yapmak için Şeyh Muhammed Selim-el Hizaniye intisap etmek ister.

Bu işe karar vermeden önce istihare yapan Gavs, gördüğü rüyayı şöyle anlattı:

- Rüyamda; Hazret, Şahı Hazne ve ben beraber bulunuyorduk. Hazret Şahı Hazne'ye şöyle dedi:

- Şeyh Ahmed, Seyyid Abdülhakim'in babasının bizde çok emeği vardır. Onun için sen ona gözün gibi bak. Bu rüyayı şahı Hazneye intisap için işaret sayan Gavs, doğru Hazne yolunu tutar. Şahı Hazne'yi ziyaret edip tarikat almak istediği zaman, Şahı Hazne der:

- Abdülhakim sen tarikat almadın mı?

- Gavs, evet kurban önceden almıştım. Şah-ı Hazne:

-Kimin tarikatını almıştın ? Gavs:

- Hazret (K.S)'ın tarikatını.

Bu cevabı tebessümle karşılayan Şah-ı Hazne der:

- Hepimiz Hazret'in tarikatındayız. Senin tarikat almana lüzum yoktur. Tövbe verip, tarikat vermez. Bu hale şahit olan Şahı Hazne'nin halifesi Molla İbrahim şöyle der: Seyyid Abdülhakim, niçin böyle yaptın, bir menfaat görmezsin, bak bir kişi bir mülk alsa, onu istediği gibi tasarruf edip kullanabilir ve fayda görür.

Kişi sahip olmadığı mülkün üzerinde tasarrufta bulunabilir mi? Elbette ki bulunamaz. İşte mürşidi kamil de böyledir. Kendi tasarrufuna alabilmesi İçin, kendi eliyle müride tarikat vermesi gerekir. Kendi müridi olmayan bir kişi üzerinde hiç bir mürşit tasarrufta bulunamaz.

Bu sözlere çok üzülen Seyyid Abdülhakîm der: Biz bu işin böyle olduğunu bilmiyorduk.

Bir gün tekrar Şahı Hazne'yi ziyaret eden Gavs, der:

- Kurban ben tarikat tazeleyeceğim, Şahı Hazne:

- Hepimiz Hazretin (K.S) tarikatındayız. Senin tarikat tazelemene lüzum yoktur. Gavs :

- Efendim ben o zaman talebe idim, tarikatla fazla meşgul olamadım.

Bu konuşmalardan sonra Şahı Hazne, Gavs'tan "îstihare" yapmasını ister. Bu söze çok üzülüp renkten renge giren ve mahzun olan Gavs der:

- Yoksa beni rahmet kapısına kabul etmeyecek mi? Ben nereye gideyim, imanım tehlikede, ben imanımı nasıl kurtaracağım?

Emir gereği istihare yapan Gavs, o gece gördüğü rüyayı halife Molla İbrahim'e anlatır. Rüyası şöyledir: Çok kalabalık bir cemaat vardı. 0 cemaatta Hazret, Şah-ı Hazne ve Şahı Hazne'nin halifesi Molla Mehmed de vardı. Namaz vakti olduğu zaman, Molla Ahmed kamet etti, Şahı Hazne de İmam oldu, bize namaz kıldırdı.Bu rüyadan Şahı Hazne'ye intisaba izin çıktığını bildiren Molla Mehmed der : Seyyid Abdülhakim, müjdeler olsun, işin tamam.

Rüyasını Şahı Hazne'ye anlattığı zaman, mübarek der:

"İnşaallah Hazret'in izni vardır. Gel sana tarikat vereyim."

Bu hale çok sevinen Gavs böylece Şahı Hazne'ye intisap eder.

devamı 2. sayfada

Bir gün tekrar Şahı Hazne'yi ziyaret eden Gavs, der:

- Kurban ben tarikat tazeleyeceğim, Şahı Hazne:

- Hepimiz Hazretin (K.S) tarikatındayız. Senin tarikat tazelemene lüzum yoktur. Gavs :

- Efendim ben o zaman talebe idim, tarikatla fazla meşgul olamadım.

Bu konuşmalardan sonra Şahı Hazne, Gavs'tan "îstihare" yapmasını ister. Bu söze çok üzülüp renkten renge giren ve mahzun olan Gavs der:

- Yoksa beni rahmet kapısına kabul etmeyecek mi? Ben nereye gideyim, imanım tehlikede, ben imanımı nasıl kurtaracağım?

Emir gereği istihare yapan Gavs, o gece gördüğü rüyayı halife Molla İbrahim'e anlatır. Rüyası şöyledir: Çok kalabalık bir cemaat vardı. 0 cemaatta Hazret, Şah-ı Hazne ve Şahı Hazne'nin halifesi Molla Mehmed de vardı. Namaz vakti olduğu zaman, Molla Ahmed kamet etti, Şahı Hazne de İmam oldu, bize namaz kıldırdı.Bu rüyadan Şahı Hazne'ye intisaba izin çıktığını bildiren Molla Mehmed der : Seyyid Abdülhakim, müjdeler olsun, işin tamam.

Rüyasını Şahı Hazne'ye anlattığı zaman, mübarek der:

"İnşaallah Hazret'in izni vardır. Gel sana tarikat vereyim."

Bu hale çok sevinen Gavs böylece Şahı Hazne'ye intisap eder.

Haznedeki günlerini mübarek şöyle anlattı:

Biz Hazne'de bulunduğumuz sürece Şahı Hazne bize hiç İltifat etmezdi. Bir ay kaldığım zaman bile ancak bir kaç kelam ederdi. Bu hale çok üzülürdüm. Bir gün yine bu düşünce ile mahzun bir haldeydim. 0 sırada şahı Hazne, bize şöyle sohbet yaptı: "Mürşidin zahirdeki iltifatına gönül bağlayan kişinin maneviyattan nasibi azdır. Müridin teslimiyeti kemal bulup mürşidinden feyz ve himmet alabilme liyakatine sahip olduğu zaman mürşit; o müride zahiren iltifat etmez."

Hilafet aldıkları sırada Taruni köyünde ikamet ediyorlardı. Oradan Bilvanis'e, sonra Kasrik'e en sonunda bugün medfun bulundukları yöreye hicret ettiler. Tarikat vermeye ilk defa Taruni köyünden başladılar. Burada Pazartesi ve Perşembe günleri teveccüh yapıp İnsanların hidayetine vesile olurlardı.

Gavs, hilafet alıp irşada başladıktan on bir yıl sonra Şeyhi Ahmed-ül Haznevi vefat etmiştir. Bu vefat hadisesinden sonra Gavs hazretlerine intisap edenlerin sayısı daha da çoğalmıştır. Bunlar İslam'ın emir ve hükümlerini en iyi şekilde öğrenip yaşamaya çalışıyorlardı. İntisap edenler arasında bazı şeyhler, halifeler ve başka tarikat müntesipleri de vardı. Soruldu: Muhabbet nedir? Nasıl olur?

Dediler ki: "Muhabbet Allah'tan (C.C) gelen bir lütuftur, 0 kimi isterse ona verir."

Soruldu: "Peki efendim, Allah (C.C) her şeye bir sebep kılmış. Muhabbeti tahsil etmek için sebep kılmamış mıdır?"

Dediler : "Efendim bizler hatme yapıyoruz. Sadatlar da bu işin üzerinde çok duruyorlar. Acaba bu hatmelerden bize ne fayda geliyor?"

Dediler: "Menfaatleri çoktur. Bir örnek verelim: Şimdi Resuli Ekrem (S.A.V) bize dese sen ümmetime en iyi bir amel tavsiye et, öğret. Bilir misiniz ben ne tavsiye ederim. Hatme-i Haceganı tavsiye ederim. Çünkü hatmenin reisi Resuli Ekrem (S.A.V)'dir.

Silsile-i şerif okunmaya başladıktan sonra, Resulü Ekrem (S.A.V) ruhaniyeti başta olmak üzere, diğer bütün sadatlar o halkaya iner. Ve orada bulunan bütün cemaatın arzularını kayıt ederler. Silsile okunması tamam olduktan sonra Resulü Ekrem (SAV)'in ruhaniyeti ve sadatlar o halkada bulunanların arzu ve isteklerini doğrudan Rabb'ül Alemin'e götürürler. Resulü Ekremin götürdüğü istekler hiç reddedilmez.

Soruldu: Efendimiz bize Öyle bir nasihat ediniz ki, onun sayesinde dünya ve ahirette kurtulalım.

Dediler: Kurtuluş için hürriyet ve iffete dikkat ediniz. Hürriyet demek; Bütün işlerde sebeplere değil, sebepleri yaratan Allah'a (C.C) bağlanıp teslim olmaktır. Bu saydıklarımız, kurtuluşun ilk kapısıdır. İffet ise, kişinin kendi nefsi veya başkalarının hesabına değil, bütün fiillerinde Allah'ın (C.C) emir ve hükmüne göre olmaktır.

Sordular: Efendim, ihlas ne demektir?

Dediler: İhlas, hiçbir sebep ve gaye olmaksızın Allah (C.C)'ın emir ve hükümlerini yalnız Allah(C.C) rızası için yapmaktır. Yani bütün gücünü Allah (C.C) yoluna sarf etmektir. Bu hal üzerine sebatın zahirine Takva, özüne de ihlas denir. Bir örnek verelim; kimin gayret ve düşüncesi midesine olursa kıymeti de ondan çıkan kadar olur. Malumdur ki, hayatını şöhret ve şehvete harcayanın sonu hüsrandır.

Sordular: Zahiri ve batıni darbelere nasıl dikkat edelim?

Buyurdular: Açık ve gizli edeplere dikkat ediniz. Abdestli olunuz. Günah işlediğiniz an tövbeyi terk etmeyiniz. Selefi salihin eserlerini okuyunuz. Öğrendiğiniz şeriatı tatbik ediniz. Bilgili kişilerin sohbet ve nasihatlarını kabul ediniz. Böylece Allah'ın (C.C) emirlerini yerine getirmeye gayret etmiş olursunuz. Bu saydıklarımız zahiri edeptir.

Batıni edep ise, kalbi masivadan temizlemektir. Bu zamanda kalbi masivadan kurtarmak çok zordur. Hafız-ı Şirazi şöyle diyor: "Ey kişi seni dostundan geri bırakan neyse kalbinden onu terk et.

Bakınız insan kalbi için şer hicap olduğu gibi hayırda hicap olur. 0 halde salikin ne hayra güvenmesi ne de şerden koruması gerekir. Allah'a güvenip yasaklardan sakınmalıdır. Şerlerin hepsi kendi nefsindendir. Hatta nefsin kendisi de şerdir. Şahı Hazne, bir gün bize şöyle sohbet etti:

Allah, bize, bizden daha yakındır. İnsan ise ne kadar hayasızdır. Çünkü Allah'ın huzurunda O'na isyan ediyor. Allah (C.C) ise ne kadar halimdir ki, asi günahkarı tövbeye çağırıyor. İlim insanı gaflete sevk ediyorsa büyük bir felakettir.

Bir zamanlar bir şeyh müritlerden birine bir tavuk verir. Der, oğul bu tavuğu hiç kimsenin görmediği bir yerde kes, getir. Mürit uzun zaman dolaşır, sonra tavuğu kesemeyip, şeyhinin yanına döner. Şeyhi ise suretini değiştirip niye emri dinlemedin diye müridi azarlar. Mürit der: Efendim, nereye gittimse Rabbim beni görüyordu. Sizin emriniz ise hiç kimsenin göremeyeceği bir yerde kesmem idi. Bu işi yapamadım, beni affedin.

Bakınız kalp tecelligahı ilahiyedir. 0 işe çok gayretlidir. Kulunun kalbinde Allah kendisinden gayrısını kabul etmez.

Sordular: Bir alim Kur'an, Hadis, Fıkıh ilmini bilir, selefin kitaplarını da okursa bir şeyhe bağlanmaya ne lüzum var?

Dediler: Bakınız, bir eczacıyı düşünelim. Bu kişi envayı çeşit otları bilir, bunlardan nasıl ilaçlar yapılacağını, bu ilaçların hangi hastalıklara yararlı olacağını da bilir. Doktorlar da bazı zamanlar bu bilgilerden esinlenerek teşhis ettikleri hastalıklara bu ilaçları verirler, eczacılardan aldıkları bilgiye dayanarak. Ama eczacı çoğu kez bir hastalığı teşhis edemez, reçete olmaksızın bir hastaya bazı ilaçları veremez. Verdiği takdirde, ilacı parasız dahi verse eğer ki, hasta zarar gördüyse eczacı cezalandırılır. Ayrıca bakınız, bir doktor çoğu kez kendi filmini çekemez. İki omuzu arasında bir yara olsa onu tedavi edemez. Alimleri de böyle kıyas etmek lazımdır. İnsan ahiret yolunda evvela avamdır. Kendisini masivadan kurtarması çok zordur. Oğlun dahi olsa, ehil değilse bir hastalığından mütevellid ameliyat lazım gelse ona yaptırmazsın. İşin mütehassısını ararsın. Mürşitler ehil kişilerdir. İzn-i İlahi İle insanları gafletten kurtarıp, yönünü Hak'ka döndürürler. Bakınız, devrimizde vaaz ve nasihat dinleyip hidayete gelen çok az kişi vardır. Ama şeyhler daha çok kişinin hidayetine vesile olurlar. Zamanımızda mutasavvıflar az olduğu için, insanlar isyana daha fazla düşmüştür. İrşad ehli zatlar, devrimizde azdır.

Soruldu: Nefs nedir? Ne gibi hileleri vardır? Buyurdular: Nefs, hayvani bir kuvvettir. Bu hayvani kuvveti idare eden, his ve hareket ise hamil bir latifedir. Bazı kişiler nefs buhurdan bir cevherdir, dedi Felsefeciler ise rüh-u hayvani derler. Nefs ilk defa şöhret ve şehveti emreder. İnsanın kalbine hayvani huylar verir. Makamı Suflidir. Onun için insanın kalbini aşağı çeker. Bütün fenalıklar nefse nisbet edilir. Kalb melekleşmeye, nefs ise hayvanlaşmaya meyleder. İnsanın esas vazifesi şer-i şerifi tahlil etmektir. Nefsin vazifesi, hayvani ve fena ahlakı terk ederek mücahede ile terbiye olup, güzel ahlakla ahlaklanmaktır.

Ruh daima marifet-i İlahiye ye meyyaldir. Görevi ise, kemaliyettir. Sır latifesinin görevi masivayı terk etmektir. Sır latifesi Hakk'ın kahrından rahmetine sığınır.

Hafi ise Cenab-ı Hak'tan feyzi celb ve kabul eder. Celb ettiği feyzi ruha ifaze eder. Ehfa, sırrın da sırrıdır. Onda kulun hiçbir müdahalesi yoktur.

Nefsin zatı ve maddesi değişmez, lakin sıfatı terbiye olup değişir. Mesela, Hz. Ömer (R.A), İslam'dan önce cehalet devrinde kızlarını diri diri toprağa gömerdi. İslami kabul ettikten sonra aynı Ömer (R.A), halife olmasına rağmen sırtına çuval yükleyerek, fakirlerin evlerine kadar ihtiyaç maddelerini taşımıştır. Her iki Ömer de (R.A) aynıdır. Sıfatları değişmiştir. Zatı ise aynıdır.

Nefs zikir ve riyazetle terbiye olur, Radiye ve Merdiye makamına çıkar. Sonra her hayrın membaı ve menşei olur. Şeriata teslim olan kendisi hakkında delil bile arayamaz.

Soruldu: Bunca ulema delili terk etmemişler, sizden ise delili terk etmenin mecbur olduğunu anlıyoruz, ne dersiniz?

Buyurdular: Çoğu ulema malum olanı müşahede etmek makamından, hırs ve aklın seviyesine inerler.İnişlerinden avamı hırs ve hayalin şüphesinden delille onları seviyelerine celp ederler. İbrahim (A.S), miraçlarında yıldız, ay ve güneşin mahluk olduğunu müşahede etmişlerdi. Peygamberlerin hepsi kamil doğar, inançları hakkında delile ihtiyaç görmezler. Lakin İbrahim (A.S) kavmine yol göstermek için onların makamına inip, his ve akıl seviyelerine göre onlara delil göstermiştir. Kur'an-ı Kerim'de işaret olunan mana bundan ibarettir. Kavmine şöyle delil gösterdi, farz-ı muhal, güneş, ay ve bu yıldızlar yaratıcıdır desek, hallerine bakıyoruz, değişiyorlar. Bunların her birisi birer kervan kafilesidir. Yürüyorlar ama onları yürüten başkadır. Yürütücü Allah'tır (C.C) Allahü Teala değişmez. Ezelidir, Ebedidir. Halik-i Mutlaktır.

İbrahim (A.S) böyle bir yolla kavmini inanmaya davet etmiştir. Ezeliyet meselesini onlara izah etmiştir. Aksi halde kendisi de kevkebin halik olmadığını bilirdi. Bunun içindir ki, ulema şöyle demiş: Din ilimlerini dindardan öğren. Çünkü dinsizin dinden bahsetmesi, gıyabî ve hayali bir vesveseden ibarettir. Dindar ise öyle değil, keşf-i Şuhudi olarak anlayıp ve zevkini tadıp ona göre tarif eder.

Soruldu: Peki efendim, kalbimizi bütün bu nefs ve vesveselere karşı nasıl galip getireceğiz?

Dediler: Kalbinizi dışta ehl-i fısktan gelen, içte ise nefs ve şeytandan gelen umum telkinlere sarfı nazar etmek ve kalpten zikretmekle kalp kuvvet bulur. Kalbin gıdası Allah'ı zikirdir. Nefsin gıdası ise yemek, içmek, giymek... vs.dir.

Sordular: Kalbimiz Allah'ı zikretmiyor, ne yapmalıyız?

Buyurdular: Dilinizi ona yardımcı kılınız. Her ne kadar İmam Gazali, gaflette zikir merduttur, demişse de bazı ulema da gaflette zikir etmek, zikirsiz gafletten daha iyidir, demiştir. Biz bu sözü tercih ediyoruz. Kalbi zikir, gafleti yok eder. Molla Cami de şöyle diyor: Zikri lisani kıyamette tartılır, faydasız değildir. Şah-ı Nakşibend (K.S)'den evvel Nakşibendiler yalnız iken gizli, toplu iken cehren zikrederlerdi. Halbuki yalnız iken dil ile zikir, hafi zikre dahildir. Hülasa, riyadan ari başkalarına göstermeksizin zikir mutlak evladır, demiştir. Bakınız Hiİkemi Ataiye'de şöyle denilmiştir:

"Gel ey Hak'ka isyan eden. muhabbet lafını terk et

Ki naşa yeste afalin bu davayı kılur batıl

0 dur bil aşıkı sadık, ne kim emretse maşuki

Tutar canı gibi, olur mu bir nefes atıl."

El-Fatiha..

Menzil.Net - Tarihimizden

 

- 5/6/2008 - Dostlarımızın Fikirleri {4} - Sizin Fikriniz Nedir?


Cancağızım

Kategori: tasavvuf

 

Image Hosted by ImageShack.us

 

Cancağızım…

 

Rûhun Rûhuma dosttur,

Dost denilen ne hastır,

Dostun hası Allah’tır,

Rahmân’dan tesellâsın…

 

Sana seslenirken burun direkleri sızlamak, gözleri dolup, “yağız bir bulut”a dönmek ne güzel. Sana upuzun ve hayırlı bir ömür dilerken, seni, kendim için değil, sırf senin için sevmek ne güzel…

Ve bu güzelliği, “uzaklığına tahammül dikeni” ile kanayarak yaşamak ne garip...

Şu okuduğun; senin hakkın, benim borcumdur Cancağızım. Sebebi bizzat sen olduğun için, zaten, seninle yazılmıştır. O hâlde, “ben” yazmışım gibi okuma!.. Senden gaflet içinde kaldığım anlar için affet… Seni, lâyık olduğunca sevebilmem için bana yardım et.

Herkes için bir başkasın. Zira Hak Teâlâ seni, bir şekilde karşısına çıktığın ve çıkacağın herkesin kaderinde, az ya da çok, sıradan ya da önemli “bir rol” oynamakla vazifelendirmiştir. Bu mânâda, diğer insanlardan bir farkın yok. Seni farklı yapan, benim için taşıdığın mânâdır. Binlerce insan tanırız; ama içlerinden sadece biri, belki bir kaçı “can” gibi gelir. Habîbine dahî insanlar arasından dost lûtfeden Rabbim, elbet bizden de bu güzelliği esirgemez. Hani, tesellî bâbından… Hani “şu gurbet daha çekilir hâle gelsin” için, lûtfeder.

Başkalarının cancağızı nedir, nasıldır, onlar nasıl severler bilmem. Fakat işte, bana sorarsan, tek bir sözüne dahî îtiraz etmeksizin tâbî olmam demektir, seni sevmem. “Seviyorum” iddiasında olduğum hâlde, sana karşı söz söyleyen ve senin sözlerine “ama” ile başlayan alternatif cümlelerle mukabelede bulunan biri olursam, sevgim defoludur. Sen ne diyorsan odur. “Ama”sı, “fakat”ı, “neden”i, niçin”i yoktur, olamaz!

Seni sevmem; emrine mutî olmam demektir. Hem sevmediğin ve istemediğin hâller içinde bulunmakta ısrar edip, hem de “seviyorum seni” dersem, hâlim, sun’î güllerin vaziyetine döner ki; ne güzel bir kokusu, ne de gerçekliği kalır.

Herkesler gibi olmayı bekleme gözümde… Zira ne gün sen, herkes gibi olursun, o gün çürümüşlüğümün başladığı tarihtir. Sen iyi bil ki; hiçbir vakit, herkes gibi olmayacaksın. Fakat belki herkes arasından bazı kimseler, gün gelip benim için “sen gibi” olur da, bu sevgiden nasiplenirler. Zira sen, öyle bir nasipsin ki -biiznillah- bölündükçe çoğalır, nicelerine de yetersin.   

Sadece seni değil, senden ötürü “senin sevdiklerini de sevmem” gerekir Cancağızım.  Faraza ki bu, nefsimin hiç haz etmediği biri olsun. Zaten, sevende nefs ne gezer, değil mi ya? Sevende kendine ait bir rey nasıl kalır? Seni sevmem demek, kendime dair her ne varsa gözümden ve gönlümden çıkması, bütün varlığımın seninle dolması demektir. Hâlâ kendimden bir söz, görüş, duygu, iş ya da kaygı kalmışsa içimde, bu nice “seviyorum” demektir?!  

Seni sevmek; kaşını, gözünü, dilini, dişini, saçının her telini, bakışını ve bakmayışını sevmektir. Sadece sohbetini değil, sükûtunu da kavî bir rızâ ile karşılamaktır. Eğer senin karşında böyle olmazsam, o ilk vahiyden sonra yıllarca ikinci bir işaretin hasretiyle kavrulduğu hâlde, Rabbini beklemiş olan Habîbullâh’ın aşkından nasip almış sayılabilir miyim? Sadece verişini değil, esirgeyişini de aynı şevkle karşılamam; verişinden şımarmayıp, vermeyişinden ümitsizliğe düşmemem gerekir. De ki; hiç seninkinden güzel yüz gören, seninkinden âlâ söz duyan mı olmuş?!

Seni sevmem, kapındaki paspası da sevmem demektir. O ki, senin ayak bastığın şeydir, mübârektir. Senin yüzündeki gülümseyişi görmüş de hayran olamamış kimseye ne kadar da yazık be güzelim!  

Sevmem, gölge gibi peşinde dolanmamdır. Sen güneşe karşı aşkla yürüyen bir yiğitken, eğer bir gölge gibi ardına düşebiliyorsam, ne kadar da nasipliyim. Biricik kârım ardında bulunmak, izine yüz sürmektir. Duâ et ki, gölgelikten de aşıp, “sen” olayım… Bakan, bende beni göremez olsun.    

Bir lâle gibi tek ve özelsin. Seni sevip, sana bürüneyim, duâ et.

Seni sevmek, sana nazlanmaktır be Cancağızım. Mesâfelerin bir yay mesafesine inmesi, sanal buluşmaların sıcacık bir vuslata dönmesi, yapmacık her ne varsa, hakikate ermesidir.

Soğumaktan bahsediyor bazı insanlar… Birkaç gün görmeyince, görüşmeyince soğumak da n’ola ki? Seni sevmem; tadı, yağı, şifası içinde taptaze bir süt gibi, etrafı için lezzet ve şifa kaynağına dönüşmek üzere, her an bir ateşin üzerinde, sabırla, fokur fokur kaynamamdır. Bir bilsen, taşmamak adına bazen nasıl da yiter giderim. İşte bu, beni sana daha çok yaklaştırır da, kendimden kurtulmuşluğum, sana dönüşmüşlüğüm çoğalır, sevinirim.

Seni sevdikçe güzelleşir, sencileyin miske benzerim. Çevremdekiler benden bîzâr olursa, bunu, seni sevemeyişime yorar; aksine bana duâcı ve benden memnun olurlarsa, bunu da senin gönlüne girdiğime, senin hayırlı duâlarını aldığıma yorarım. Ne vakit, etrafımdakilerden bir yardım gelse, bilirim, bu da senden ötürüdür. Kim bilir, derim, nasıl nazlı yakardı da, bu ikram bana isabet etti. Zira sen güzelsin. Sen nimetsin sevdiceğim.  

Seni sevmem, sana doğru akmamdır. Çünkü sevmek, sevdiğine meftûn eder kişiyi... Sana hayran olmuşa, mahlûkat da hayrandır. Eğer birileri bana “seviyorum” diyorsa, bilirim, bu, seni sevmeye niyetlenişimin bereketidir. Niyetlenişim diyorum, çünkü seni lâyık olduğun gibi sevebilmiş değilim.

Seni sevmem, sahibi olduğun bir küçücük mendile dahî dokunurken, seni hissetmem demektir. Seni nasıl özlüyorsam, işte, senden gelen en küçük ikrâmı da öylece özlerim. Oysa diğer yandan, sahip olduğun hiç bir şey, senin yerini tutamaz. Senden gelen ve gelecek olan hiçbir hediye de… Çünkü zaten, hazinenin de, hediyenin de, ecrin de hası sensin.

Seni sevmek; gurur, kibir, tembellik, uyuşukluk etmeden sana gelebilmek, karşında boyun eğebilmektir. Zaten sevmişsem seni, dilersen eğdir, dilersen kaldır başımı… İki türlü de, yapanım, kotaranım, edenim, sen değil misin? Her iki durumda da huzurunda değil miyim? Yeter ki, huzurunda olmak zevkini esirgeme benden sevdiceğim… Yeter ki muhatap almayı sürdür.

Biri, hem seni sevdiğini söyler, hem de gözlerine baka baka hâlâ, “ben, ben!” diye inilerse,  sarhoşluğundan kendini iyice şaşmış olduğuna veririm. Bunun dışında bir ihtimal düşünmem; zira o vakit, Hallâc-ı Mansur mübâreğin “Ene’l-Hak” deyişindeki tatlı esrar, o “ben” diyen kişide kalmayıverir. Bu da -maâzallah- sevdânın zoruna gider.

Sana kırılan, nasıl seviyor olabilir seni? Senden incinen, nasıl?! Sevende gönül mü kalır ki, kırılıp dökülsün? Sevende incinecek bir varlık mı kalır? Nesi varsa “sen” olur da, seven için, her bir hâlin lûtfa dönüşür.

Seni sevmem, seni kaybetmekten, senin sevginden mahrum kalmaktan delice korkmamdır ki; sana karşı laçka ve densiz olmaktan korur beni… Gerçi, âşıkta edep aramazlar ve bazen, hasret başıma vurup dellenir, olmadık sözler ederim ya, bilirsin işte, bu aramızda cilvedir… Tüm edepsizliğimle birlikte, aleyhinde laf etmeye kalkacak adam için, çekinmem, korkulu bir kâbusa da dönerim. Canını çok seviyorsa ve birazcık aklı varsa, hakkında hüsn-i zan etsin de, senin için, yalandan da olsa güzel sözler söylesin de, merhamete geleyim.   

Seni sevmek, karşında tir tir titremektir. Zira sende öyle bir heybet vardır ki; ancak sevenlerine gösterirsin. O sevmeyenlerin, sendeki bu heybeti fark etselerdi, zaten öyle ileri-geri konuşacak mecâlleri de kalmazdı. Aslında, karşında çoğu zaman, benim de mecalim tükenirdi ya, sen bana kendini hep, dayanabileceğim kadar gösterdin. İşte bu sebepten, yani aczimden, seni bütünüyle hiç görmemiş olsam da sana hayranım. Birileri beni, ölçüsüz, yarı mecnûn addeder; lâkin senden ötürü böyle dedikleri için, bu durum, canımı acıtmak yerine, hoşuma bile gider.  

Seni sevmem, attığım her adımı, tuttuğum her eli, baktığım her gözü, söylediğim her sözü senden bilmektir. “Sen” dururken, yapmak, etmek, demek bana mı kalır? Sen, konuşsan da sussan da, gelsen de gelmesen de, vursan da okşasan da sevgilisin. Zaman zaman senden gelenden şikâyet ediyor, tercih ettiğin tavırdan başkasını bekliyorsam, bu elbette zaafımdır. Sen, öylece, olduğun gibi güzelsin.

Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur diyenlere şaşarım! Sen, nerede olursan ol, gözümün önünden hiç gitmezsin ki, gönlümden gidesin. Gözden ırak kalmış kişi zaten, gönle acep hiç girmiş midir de çıksın? Yok böyle bir şey, yok!

Seni sevmem; asırlardır herkesin inandığı, atalardan, dedelerden kalma nice sözü inkâr etmem; töre, gelenek nâmına ne varsa korkmadan, çekinmeden fedâ etmem ve sadece sevginin bereketiyle dolup, sana bağlanmamdır. Eğer güzelliğini ve gözümde perde olmuşluğunu cesurca ilân etmezsem, o güzeller güzeli Peygamber, Hazret-i Muhammed Mustafa -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, çevresindeki azılı müşriklere rağmen Rabbini anması ve putperestlere karşı, aldığı vazifeyi ölümüne yerine getirmesi durumundan, nasıl nasip alabilirim?!

Seni sevmem Cancağızım; anlamlı ya da anlamsız gelen her türlü hareketini, sorgulamadan ve şüphe duymadan taklide yönelmemdir. Zira sen o kadar üstünsün ki, benim bücür aklım, senin engin doruklarına akıl erdirip, hâllerini yorumlamaya cüret edemez. Sevmenin edebinin bu olduğunu, Ebûbekir Sıddîk fısıldamıştır bize…

Seni sevmem, senden korkmamdır. Keyiflerine göre yaşayabilmek için, cehennemin varlığını inkâra yeltenerek, kendilerini rahatlatmaya çalışan gafiller ne derse desin, cehennem de cennet gibi vardır ve haktır. Lâkin seni sevenin cehennemi, cennet içredir ki; o bilindik cehennem algısının çok ötesinde yakıcı ve cefâlıdır. O hâlde, seni sevenin senden korkması, senin sevgini, senin yakınlığını kaybetme endişesinden ibarettir. Seven, bu kaygıyı delice hissettiğinden, emirlerini yaşamaya, nehiylerinden sakınmaya meyleder. Hem seni sevdiğini iddia edecek, hem senin hiçbir talebini umursamadan, kafasına göre yaşayacak olan insan, sahtekâr değil de nedir?! Seven, sevdiğini de umursamayacaksa, yâhu bu dünyaya ne demeye gelmiştir!?

Seni sevmem, aştan ayrı kalabilmemdir. Senin hatırına uykumdan, hazlarımdan, isteklerimden geçebilmemdir. Senden ayrı duruyor, seni sınırlar ardından seyrediyorsam; işte bu da sevmemdendir.   

Hem sevdiğimi söyler, hem de değer verdiklerine hakâret edersem, bana yazıklar olsun! Seni sevdiğimi söylerken, sevdiklerine zarar verecek işler peşinde koşmaya kalkarsam, ayaklarım kırılsın! Sözüne kıymet verdiğimi söyleyip, “ama bence böyle” diye ağzını açmak sûretiyle, hükmünü değiştirmeye kalkışırsam, dilim lâl olsun! Her şeyi sana fedâ etmeyip, seni nefsimin arzularına ve kaypaklığına kurban etmeye kalkarsam, canım çıksın! Şu dünyada, sadece seni sevmek gibi bir imtihandan alın aklığıyla çıksam, ne mutlu bana… Zira bu aklık, kalbimin Allah ile dolmasının izi olacaktır. Çünkü sen, O’nun ardında durduğu, sırlı bir perdeden başka bir şey değilsin. 

Cancağızım! Sen, kendisini sevmedikçe, Hakk’ı sevmeye de eremeyeceğim güzelsin. Şimdi kim olduğunu merak edecekler. Ne diyeyim, keşke her göz görse de seni, herkes sevse… Zaten, söylemekle anlaşılacak bir şey değilsin. Hem canım, kime ne senin kimliğinden?! Sen benim mahremimsin.

Şimdi, ne desem anlatamayacak seni, ne desem laf olmayacak madem, hadi, içten içe bir sohbete koyulalım da, kimsecikler duymasın. Hadi, bana biraz daha anlat aşkı… Dışarıdan bakanın, belki sadece derinliğini sezebileceği, yılların alışkanlığı içli sükûtuma dönüp dinleyeceğim yine… Hadi anlat, yüzüm gülsün, içim açılsın.

 

Neslihan Nur Türk

 

Şebnem Dergisi 2008 Mayıs

 

- 28/5/2008 - Dostlarımızın Fikirleri {4} - Sizin Fikriniz Nedir?


Mektubat-ı İmam Rabbanî k.s.’den Tasavvufun Maksadı Ali Kaya

Kategori: tasavvuf

Image Hosted by ImageShack.us


Mektubat-ı İmam Rabbanî k.s.’den

Ali KAYA • Nisan 2008

Tasavvufun Maksadı

Tasavvuf yoluna girmekten maksat, dinimizin inanılmasını emrettiği hususlara inancı artırmak, güçlendirip pekiştirmektir. Tasavvuf yoluna girmekle, delillere dayalı olan iman yakînen bilinir, hissedilir hale gelir. Topluca kabul ettiğimiz inanç esaslarının ayrıntıları da anlaşılmaya başlanır.

Mesela, Allah Tealâ ve Tekaddes Hazretleri’nin varlığı ve birliği, önce delillere dayanarak veya başkalarından duyulanı kabul ederek bilinir ve bu kadarıyla bir yakîn oluşur. Tasavvuf yoluna girildiğinde ise, delile dayalı olan veya taklit yoluyla kazanılan bu iman keşfe ve müşahedeye dayalı imana dönüşür. Allah’ın varlığına ve birliğine iman en mükemmel biçimde, şüpheye yer bırakmayan kesin ve doyurucu bir şekilde elde edilmiş olur. Diğer inanç esaslarını da buna göre değerlendirebilirsin.

Tasavvufun bir başka maksadı da, dinin çizdiği sınırlara severek ve içtenlikle bağlı kalmayı sağlamak, nefs-i emmarenin çıkardığı zorlukları ortadan kaldırmaktır.

Bu fakirin kesin inancı şudur: Tasavvuf yolu dinin hizmetçisidir, asla dinin esaslarına ters düşmez. Ben bu konuyu kitaplarımda ve risalelerimde geniş biçimde açıkladım. Bu gayeyi gerçekleştirebilmek için, tasavvuf yolları içinde en uygun ve yerinde olanı ise Nakşibendîlerin yoludur. Çünkü bu yolun büyükleri Sünnet’e bağlı kalmayı ve bid’atlerden kaçınmayı değişmez bir ilke edinmişlerdir.

Bu sebepledir ki herhangi bir şekilde bir manevi hal ortaya çıkmasa da, Sünnet’e bağlı olmayı büyük bir nimet olarak görüp sevinirler. Sünnet’e bağlılıkta bir eksiklik gördüklerinde ise birtakım haller ortaya çıksa da buna hiç değer vermezler.

İyilerle Birlikte Olmak

Aziz dostum! En iyi nasihat, dindar kimselerle, dinin esaslarına bağlı insanlarla oturup kalkmak, hep onlarla beraber olmayı tavsiye etmektir. Dindarlık, dinin emirlerine bağlılık ise Ehl-i Sünnet yolu üzere olmaktır. Yollar arasında kurtuluşa erecek olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat yolunda olanlardır.

Büyüklerin yolu budur. Bu yolda gitmeyenlerin kurtuluşa ermeleri imkânsız, o büyüklerin görüşlerini kabul etmeksizin felah bulmaları muhaldir. Ayet ve hadisler, aklın ortaya koyduğu deliller, keşfe dayalı bilgiler hep bu gerçeği doğrulamaktadır. Bunun aksini düşünmek mümkün değildir.

Büyüklerin yolundan, Sırat-ı Müstakim’den bir arpa boyu ayrılan kimseyle oturup kalkmanın öldürücü bir zehir olduğunu herkes bilmelidir. Bunlarla oturup kalkmak yılanlarla arkadaşlık yapmaya benzer. Dinî duyarlılığı olmayan ilim talebeleri, hangi kesimden olurlarsa olsunlar, din soyguncularıdır. Onlarla arkadaşlık yapmaktan şiddetle kaçınmak gerekir. Bilesin ki, dinimizin başına gelen bütün fitne ve fesadın yegâne sebebi, üç kuruşluk dünya için ahiretlerini heba eden bu kimselerin uğursuzluklarıdır.

Yolun Büyüğü

Nakşibendî şeyhlerinin büyüklerinin huzur halleri süreklidir. Gelip geçici huzur halinin onların yanında bir kıymeti yoktur. Bu sebeple Nakşibendî büyüklerinin kemâli ve nisbeti bütün kemâl ve nisbetlerin üstündedir. Bu husus bizzat bu yolun büyükleri tarafından ifade edilmiştir.

Bu yolda, “son mertebenin ilk mertebeye indirilmesi” önemli bir özelliktir. Buna “sonucun başa konulması” derler. Bu konudaki önderleri Rasulullah s.a.v.’in saha-besidir. Sahabe-i kiram, Sevgili Peygamberimiz’le olan ilk sohbetlerinde son mertebede ele geçecek olan üstünlüklere eriştiler. Bu da, son merhalenin ilk merhaleye indirilmesinden kaynaklanmaktadır.

Sevgili Peygamberimiz’in velayeti bütün peygamberlerin velayetinden üstün olduğu gibi, Nakşî büyüklerinin velayeti de bütün evliyanın velayetinden üstündür. Nasıl olmasın ki; onların velayeti Sıddık-ı Ekber’e dayanır. Evet, büyük şeyhlerden bazıları da bu nisbete erişmişlerdir. Fakat bu da Sıddık-i Ekber’den iktibasla olmuştur.

Bu yüce Nakşibendî yolunun üstünlüklerinden söz etmemiz taliplileri bu yola teşvik etmek içindir. Yoksa ben kim, onun üstünlüklerinden söz etmek kim!

İbadette Öncelik

Kardeşim! Bir hadis-i şerifte Rasul-i Ekrem s.a.v. şöyle buyurur:
“Allah Tealâ’nın bir kuldan yüz çevirdiğinin işareti, o kişinin kendisini ilgilendirmeyen işlerle meşgul olmasıdır.” (Beyhakî, ez-Zühd; Ebu Nuaym, Hilye; İbn Abdülber, et-Temhîd)

Bir farzı yerine getirmeyi bırakarak nafileyle meşgul olmak mâlâyanî ile, yani lüzumsuz bir işle uğraşmak sayılır. Hatta bazen nafile ibadetler yapılırken nice sakıncalı durumlara düşülmekte veya farzlar ihmal edilmektedir. Bu yüzden herkesin durumunu ciddi bir biçimde gözden geçirip değerlendirmesi gerekir.

Akıllı olana bir işaret bile yeter!

Velilerin Kerametleri

Allah Tealâ’nın veli kullarının kerametleri haktır. Onların olağanüstü işleri gayet çok olduğundan, keramet sahibi olmak velilerin devam edegelen adeti haline gelmiştir. Bu kerametleri inkâr eden kimse hem herkesin kabul ettiği ilmi, hem de zorunlu ilmi inkâr etmektedir.

Kerametlerle peygamberlerin mucizelerinin birbirine karıştırılmaması gerekir. Zira peygamberlerin mucizeleri nübüvvetten, velilerin kerameti ise nübüvvete bağlılıktan kaynaklanır. Velilerin nübüvvet iddiası olmadığı gibi, peygamberlere bağlılıklarını kabul edip, ikrar ederler. Böyle olunca da inkârcıların iddia ettiği gibi aralarında bir karışma ihtimali yoktur.

 

SEMERKAND DERGİSİ

 

- 20/5/2008 - Dostlarımızın Fikirleri {1} - Sizin Fikriniz Nedir?


Kaside-i Nakşi Menzil Net Tasavvufi Yazılar

Kategori: tasavvuf

KASİDE-İ NAKŞİ
2008-05-12 03:00:00

1) — Nakşı taifesi, haddinden fazla meşgul bir taifedir. Zira bu daire -dünya- içinde başları pergel gibi iş üstündedir. (Daima hizmet üzerine eğilmektedir.)

2) — Hepsi tek bir dairenin merkezi etrafında toplanmışlardır. Yine top-yekün bir pergelin deveranından -kaderin tasarruflarından- haberdardır­lar.

3) — Onlar, (kalpler üzerinde) nakış yapanlardır. Fakat her nakşa bağlı değildirler. Çok ma´rifetli oldukları için her lahza başka bir nakış ele alırlar.



4) — Her an Bukalemunvari başka bir renktedirler. -Sık sık manevi hal ve makamları değişir- Yalnız garip olanı şudur ki, her iki cihanın ren­ginden nefret ederler. (Çalışmaları, ne dünyayı amaçlıyor. Ne de ahireti, sadece Rıza-i ilahîyi kazanmak gayesiyledir.)

5) — Her ne kadar zahirde avam ve düşman gibidirlerse, bâtında ve manâda havas ve dostturlar.

6) — Aslında Nil nehrinin suyu gibidirler. Kıptî´nin ağzında ise, kana dö­nerler. Çan gibi hafiftirler. Hz. İsa´nın merkebi (merkep karakterli kim­seler) üzerinde ise yüktürler, ağırdırlar.

7) — Her ne kadar cilalanmış ayna gibidirlerse de fakat Habeşliler -kötü insanlar- için pastırlar. Gerçi İbrahim Halil´in bahçesidirler. Fakat odun gibi kimseleri de ateşvarî yakarlar.

8) — Entariyi giyerken ehl-i beytin gidiş ve tarzlarını hatırlatırlar. Riya­kârlar gibi mavi hırka giymezler.

9) — Bu zeki insanların prensipleri, kendilerini gizleyip belli etmemek-dir. Onlar settar -setr edici- olan Allah´ın sıfatlan ile muttasıftırlar.

10) — Bu mevhum çokluğu koyu vahdette gizlemek istedikleri içindir ki, Allah´dan mağfiret taleb etmektedirler.

11) — Varlıkların çokluğu onlara bir te´sir yapamaz -vahdetten saptır­maz-. Çünkü onlar, kendilerini bu varlıkların menşeine -Allah´a- bağla­mışlardır. Rabtetmişlerdir.

12) — Soluklara değer verip boş yere harcamamak, bu şahlar gibilerin huyudur. Kendi nefeslerinin bekçiliğini yapmalarına rağmen iyi padişah­lardırlar.

13) — Sustukları vakit, misk göbeği gibidirler -Her tarafa güzel kokular yayarlar- Konuştukları zaman da yüz eczacının canını beslerler.

14) — Suskundurlar, fakat konuşunca papağan kuşu gibi hep tatlı ha­reketli ve tatlı- sözlü olurlar.

15) — Yıldızlar gibi hepsinin halveti, topluluktadır. -Topluluk içinde iken Hak´la beraberdirler- Vehakeza her meclisin mumu ve her pazarın -her hareketin- süsüdürler.

16) — Seyahatları vatan dahilindedir. Tıpkı hâle içinde oturmakta olan ay gibi. Bedenen durmakta olmalarına rağmen, yürekleri i´tibarı ile sa´y ve harekettedirler.

17) — Bu hızlı yürüyenlerin durumu, baş döndürücü bir hızla hareket etmeşine rağmen yerinde sabit sandığın dağların -yerin- durumuna benzer. Demek yürekleri dönük kimseler bu zatları da kendileri gibi dönük sanırlar.

18) — Ehlüllâh, aşk kâbesine doğru yol alan bir kafiledir. O kafileye ku-mandanlık edenler de. bu kahraman nakşîlerdir.

19) — Nakşiler dünya ma´temhânesinde konakladıkları halde dokuz mavi perdeden -dokuz kat gökten- daha yüksek çadırlar kuranlardır.

20) — Her birisi cihan alanında birer emniyet şeddi -te´minatıdır. Bir dağ kadar büyük bir tenkide bile, bir saman çöpü kadar değer vermezler.

21) — Onlar safvet ve iyilik denizinde dosdoğru yüzen balıklardır. Nehir kenarında eğri büğrü yürüyen yengeçler gibi değildirler.

22) — Bu zatlar, aşka susamış kimselerin dudağında cana can katan aşk şarabıdırlar. Vesveseli insanların elinde ise, avuçta sıkılan altınlardır

23) — Tertemiz gözlere sahiptirler. Hatta, saf ve temiz gözlerin nurlarıdırlar. Dindarların önderi, dinin de tacıdırlar.

24) — Bu dünyada Çenab-ı Hakkın mahbublarıdırlar. Fakat Mansur-u Hallaç gibi kavgayı da istemezler.

25) — Ma´rifet hurması onlara vücut ağacından yetişir. Ey rabbim, bu taife ne kadar şanslı bir taifedir.

26 - 27) — Mevlana Çelâleddin-i Rumi´nin baha biçilmez gazellerinden her bilginin hayranlık duyduğu yedi tane beyti, bu kasideye dere ediyorum. Zira o yüce insanların medhinde söylenen bu sözler, Ülker kümesi kadar şereflidir.

28) — Kulağını sedef gibi aç ve tertemiz bulunan yüreğinde bu gazele yer ver. Çünkü yetkililer bu gazeli, bir inci dizisinden farksız görmektedirler.

29) — Düşün! bu dünyada iki, üç tane yankesici (kalpleri "çalanlar) vaı ki. ma´rifetleri ile ay´ın külahını başından alırlar. (Çok çetin işler başarırlar.)

30) — Zahirde sarhoş, gerçekte kalpleri uyanık iki, üç tane kurnazdırlar ki, feleği dahi bir kavga ile döndürürler.

31) — Maddî cesettedirler, fakat maddeye düşmandırlar. Dünyada ya­şadıkları halde, her iki cihanla da alâkaları yoktur.

32) — Canların da talip olduğu o perdeli sevgilinin aşıkıdırlar. Onun gü­zel gözleri gibi, mest ve gaddardırlar.

33) — işret meclisinin reisidirler fakat sen baş vermedikçe onlar sana sır vermezler. Şarap sunanlardır. Yalnız üzüm sıkmazlar.

34) — (Madde o kadar onlara musahhar ve muti´dir ki) avuçlarına top­rak alsalar, sarı altına döner. Geceleyin arpa da ekseler, gündüzün buğ­day biçecekler.

35) — Yiğitlik gösterip onların sohbetleri sayesinde insan ol. Zira ger­çek insan bunlardır. Geriye kalanlar ise, insanları yiyenlerdir.

36) — Ey Safi! (Müellifti lakabıdır.) Sen insanlığı onlardan öğren. Zira onlar basiret sa­hiplerinin göz bebeğidirler.

37) — Eğer şu göz bebeğinin nuru kimdir diye sorsan; el-cevap: Arifle­rin himmet bekledikleri zattır.

38) — Ülkelerin ma´nevî önderi ve dünyanın şahı efendimiz Ubeydüllah-ı Ahrar´dır ki, onun umumî lütfünden her canlı faydalanmaktadır.

39) — O, tevhîd âleminde öylesine bir güneştir ki, bütün kâinat zerreleri onun penceresinden nur almaktadır.

40) — O, hür insanlar topluluğunun efendisidir. Dünya hükümdarları, onun kapısında kul ve hizmetçidirler.

41) — Ey dinin hamisi! Sen arzu ve istekler hususunda öyle bir kıblesin ki halk, gayr-ı ihtiyarî olarak her taraftan ona yönelmektedir.

42) — Köle olsun, hür olsun bu yoldakilerin tümü, senin vefalı kullarındır.

43) — Başlarını senin emirlerinin ipinden çıkaran cahiller, ahmaklık merasında bulunan yularsız merkeplerdir.

44) — (Seni dinlemeyen cahiller) kimi zaman dalalet sahrasının dibine düşmüşlerdir. Kimi zaman da, talihsizlik çölünde şaşırıp kalmışlardır.

45) — Senin ihsanından mahrum yaşayan bayağı kimseler, deniz kıyı­sında ciğeri susamış «balıkçıl» (Arapçada adı «malikül hazinidir. Cahiz´in anlattığına göre, bu kuş devamlı olarak sulara, nehirlere ve kaynaklara yakın yerlere konar. Suların kuruduğunu görünce son derece kederlenir, üzülür. Bazen de azalmasın diye, su içmez olur. Tabii ki bu süre uzayınca beyinsiz kuşta susuzluktan ölür.) kuşu´na benzerler.

46) — Baygınların sana devamlı bir incizabı vardır. Senin oltanın çengel iğnesine takılmış bulunan aşklar, balık gibi ızdırap çekmektedirler.

47-48) — Ben senin denizinin balığıyım. Aynı zamanda senin medh-ü senalarınla doluyum. Tıpkı ağzına kadar değerli incilerle dolu bulunan sedefler gibi.

49) — Senin denizinde boğulan kimsenin şeref ve i´tibarı, artmaktadır. Sahilde kalanlar ise inci kabuğunun kırıntıları gibi değersizdirler.

50) — Bu ferah denizinde «safi», ebediyen gark olsun. Umarım onu, hiç bir vakit bu denizden çıkarmazlar.

Menzil.Net - Tasavvufi yazılar..

- 14/5/2008 - Dostlarımızın Fikirleri {2} - Sizin Fikriniz Nedir?


Son Sayfa Sonraki Sayfa
Yeni Sayfa 3




Google Pagerank Checker Hakkımda
Gözler sözleri anlatır, sözler özleri anlatır, kaybedilmiş özü kazanmak icin işe gözden başlanmalıdır.Tasavvuf bir yaşamdır, tasavvuf oldukça insan yaşar, insan yaşadıkça tasavvuf var olur. Tasavufta ancak hayanızla yürüyebilir, takvanızla yaşayabilir, edebinizle oturabilirsiniz. Aksi takdirde yaşarken ölürsünüz.
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
FERZÂNE
MENZİL NET
SEMERKAND DERGİSİ
SON PEYGAMBER
TEVBE KAPISI
HAYKIRIŞ İSLAMİ FORUM
HACEGÂN İLAHİ GRUBU
DURSUN ALİ ERZİNCANLİ
SEMERKAND AİLEM
KALP HUZURU
MUSLUMAN GENC
RADYO ONBEŞ
Sultanlar Diyarı

Kategoriler
  • maillerim
  • Allah lafzi yazan taslar
  • genel-guncel
  • icimden gelenler
  • ilahi Dinlemeleri
  • Kirk Hadis
  • KisiselGelisim
  • m akif ersoy
  • Makaleler
  • necip fazil kisakurek
  • Nurullah Genc
  • oyku
  • resimlerim
  • Semerkand Dergisi
  • sevgili peygamberim
  • siir
  • tasavvuf
  • zikirli ilahiler
  • Boomp3.comSon Yazılar
    - FİLİSTİN İNTİFADA NACİ EL ALİ
    - S.Ihsan Erol´dan GAFLET sohbeti:
    - MUSTAFA YILMAZ SUSUZ ÇÖLLERDEYİM
    - SANA DAİR Dursun Ali Erzincanlı
    - KALBİN GECE UYANIŞI TEHECCÜD
    - Gülistan Dergisi Muhammed Yıldız
    - MİRAÇ NE ZAMAN VE NE ZAMAN GERÇEKLEŞTİ? MİRAÇ NEDİR?
    - O’na Dönsün Yüzün Mehmet IŞIK SEMERKAND DERGİSİ
    - Zemzemin faydaları nedir, nasıl içilir? Zemzem suyu nasıl bulundu? Faydaları ve fazileti nedir? Zemzemin mutlaka ayakta mı içilmesi gerekir? Oturarak içilemez mi?
    - Seyyid Abdülhakim EL-Hüseyni (K.S)
    - GÜL SULTAN
    - OSMANLI PADİŞAHLARI
    - Cancağızım
    - Dermanım Allah Yunus Emre
    - ESMÂ-ÜL HÜSNÂ VE ANLAMLARI
    - Sana Kalbimi Getirdim
    - Mektubat-ı İmam Rabbanî k.s.’den Tasavvufun Maksadı Ali Kaya
    - Kaside-i Nakşi Menzil Net Tasavvufi Yazılar
    - "ALLAH DİYENE" NECİP FAZIL KISAKÜREK
    - "ALLAH Der Ağlar" Abdülkadir Şehitoğlu
    Cansofi

    Ziyaretçi Defterimizi Okuyunuz

    Ziyaretçi Defterimize Yazınız

    CANDOSTLARIMIZ

    Google
    Untitled Document